Siyasal Alevicilik Tartışmaları Üzerine: Toplumsal Barışı Zedeleyen Tehlikeli Bir Söylem
Türkiye, yüzyıllardır farklı inançların, kimliklerin ve kültürlerin bir arada yaşadığı kadim bir coğrafyadır. Bu ortak yaşamın güvencesi ise hiçbir toplumsal kesimi hedef göstermeyen, ayrıştırmayan ve ötekileştirmeyen bir siyasal anlayıştır. Son günlerde yeniden dolaşıma sokulan “siyasal Alevicilik” söylemi tam da bu nedenle kaygı vericidir.
Özellikle Altan Tan’ın kullandığı bu kavramın sıradan bir siyasi değerlendirme olarak görülmesi mümkün değildir. Alevileri doğrudan hedef alan, onları toplumsal tartışmaların merkezine yerleştiren bu yaklaşım, geçiştirilecek veya görmezden gelinecek bir mesele değildir. Böylesi ifadeler, toplumsal barışı güçlendirmek yerine kırılgan fay hatlarını yeniden harekete geçirme riski taşımaktadır.
Aleviler, Anadolu’da yüzyıllar boyunca hiçbir zaman devleti kendi inançları doğrultusunda şekillendirmeyi amaçlamamıştır. Onların en temel talebi, inançlarını özgürce yaşayabilmek, eşit yurttaş olarak kabul görmek ve ayrımcılığa uğramamaktır. Tarih boyunca yaşadıkları acılar da zaten bu en temel haklardan mahrum bırakılmalarının sonucudur.
Bugün ise ister istemez şu sorular akla gelmektedir:
- “Siyasal Alevicilik” söylemi neden tam da Türkiye’nin yeni çözüm arayışlarının konuşulduğu bir dönemde gündeme getirilmektedir?
- Kürt meselesinin silah yerine siyaset zemininde çözülmeye çalışıldığı bir süreçle bunun bir ilgisi var mıdır?
- Son dönemde sıkça dile getirilen Türk-Kürt-Arap birlikteliği söylemi, mezhepsel bir siyasal ittifak anlayışına mı dayandırılmaktadır?
- Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi üzerinden yapılan tarihsel göndermelerle ne anlatılmak istenmektedir?
- Çözüm süreci, demokratikleşme ekseninden çıkarılıp mezhepsel bir birliktelik perspektifine mi oturtulmaktadır?
- Eğer öyle değilse, neden “siyasal Alevicilik” kavramı bu sürecin karşısına yerleştirilmektedir?
- Neden Alevilerin barışa, çözüme veya demokratikleşmeye karşı olduğu yönünde bir algı oluşturulmaktadır?
- Alevilere hangi gerekçeyle topluca siyasi bir kimlik atfedilmektedir?
- Bu söylemin nihai amacı nedir?
Bu sorular cevapsız bırakıldıkça toplumdaki kaygılar da büyümektedir.
Aslında bu tartışmanın ilk kez Suriye’deki gelişmeler üzerinden gündeme taşındığını biliyoruz. Daha sonra aynı söylem Türkiye’nin iç siyasetine uyarlanmış, Alevi yurttaşların demokratik tepkileri veya insan haklarına ilişkin değerlendirmeleri gerçekliği olmayan “siyasal Alevicilik” kavramıyla açıklanmaya çalışılmıştır.
Oysa böyle bir tanımlamanın ne tarihsel ne de sosyolojik bir karşılığı vardır.
Alevilik,sevginin, vicdanın, adaletin, eşitliğin, paylaşmanın ve insan onurunun merkezde olduğu köklü bir inanç geleneğidir. Alevi öğretisinin temelinde bulunan Rıza Şehri anlayışı, herkesin eşit olduğu, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, insanın inancından dolayı ayrımcılığa uğramadığı demokratik bir yaşam idealidir.
Dolayısıyla Aleviliği siyasal iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen ideolojik projelerle özdeşleştirmek hem tarihsel gerçeklerle hem de Anadolu Aleviliğinin özüyle açıkça çelişmektedir.
Daha da önemlisi, “siyasal Alevicilik” kavramı yalnızca yanlış bir tanımlama değildir. Toplumsal hafızayı tahrik eden tehlikeli bir söylemdir. Geçmişte Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi’de ağır bedeller ödemiş bir topluma yönelik böylesi kavramların dolaşıma sokulması, doğal olarak haklı endişeleri büyütmektedir.
Toplumsal barış, insanların birbirinden şüphe duymasıyla değil, birbirine güvenmesiyle sağlanabilir.
Bu nedenle Altan Tan’ın kullandığı dili doğru bulmuyorum.
Toplumun belli bir inanç grubunu siyasal bir kategoriye dönüştürmek, onları belirli kampların doğal unsuru gibi göstermek, kimseye bir yarar getirmez.Tam tersine, farklı toplumsal kesimler arasında yeni mesafeler oluşturur ve birlikte yaşama iradesini zedeler.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey yeni ayrışma başlıkları değildir.
İhtiyacımız olan, ortak vatandaşlık bilincini güçlendirmek, hukukun üstünlüğünü esas almak ve eşit yurttaşlık ilkesini tartışmasız biçimde hayata geçirmektir.
Son dönemde dile getirilen Türk-Kürt-Arap ittifakı söylemleri de tarihsel hafızadan bağımsız değerlendirilemez. Özellikle Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi üzerinden yapılan tarihsel göndermeler, Alevi toplumunun tarihsel hafızasında derin acıları çağrıştırmaktadır. Siyasetin görevi bu yaraları yeniden kanatmak değil, toplumsal güveni ve ortak geleceği güçlendirecek bir dil kullanmaktır.
Aleviler bu ülkenin asli ve eşit yurttaşlarıdır.
Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne demokrasiye, laikliğe, hukuk devletine ve ülkenin birlik ve bütünlüğüne bağlılıklarını her zaman ortaya koymuşlardır. Türkiye’nin huzurunu ve barışını kendi geleceklerinden hiçbir zaman ayrı görmemişlerdir. Kendi inançlarını başka inançlar üzerinde görme ve onlar üzerinde egemenlik kurma gayeleri inançları gereği yoktur. Yol önderleri ve yol erlerinin hedefe koydukları başka bir inanç yoktur. Tüm inançlara saygıyı esas alan bir inanca sahiptirler.
Hiçbir inanç topluluğu tek tip siyasi kimlikle tanımlanamaz.
Nasıl bütün Sünnileri tek bir siyasal anlayışın temsilcisi olarak görmek yanlışsa, bütün Alevileri de ortak bir siyasi projenin parçası gibi göstermek aynı ölçüde yanlıştır. Aleviler arasında da toplumun diğer bütün kesimlerinde olduğu gibi farklı dünya görüşlerine, farklı siyasi tercihlere sahip insanlar bulunmaktadır. Bu çeşitlilik demokrasinin doğal sonucudur.
Bugün Alevileri asıl tedirgin eden şey, gerçekte var olmayan “siyasal Alevicilik” kavramının bilinçli bir şekilde son yıllarda dolaşıma konulmasıdır.
Siyasal islamcıların, kendi karşı blokunu yaratma ve hedefe koyma çabasından başka bir şey değildir.
Çünkü bu söylem, bir inanç topluluğunu topluca zan altında bırakan, toplumsal kutuplaşmayı besleyen ve ortak yaşam kültürünü zayıflatan tehlikeli bir etiketlemedir.
Türkiye’nin geleceği, yeni düşmanlıklar üretmekte değil, farklılıklarımızı eşit yurttaşlık çatısı altında buluşturabilmektedir.
Bu ülke hepimizin ortak evidir.
Toplumsal barışı koruyacak olan şey, inançları siyasetin malzemesi haline getirmek değil, herkesin kendisini eşit, özgür ve güvende hissedebildiği demokratik bir hukuk düzenini güçlendirmektir.
Çünkü gerçek barış, hiçbir yurttaşın inancı nedeniyle hedef gösterilmediği bir Türkiye’de mümkündür.
Hüseyin Saygılı