ATIN BUNU!

YAYINLAMA:

 

"Bu şehr-i Stanbul ki bî misl-ü bahâdır  

Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır.''

İstanbul’un Fethinin 565. Sene-i devriyesi.

Çağ açıp çağ kapatan o büyük insanları bir kez daha hayırla yâd etmek ve onlara, teşekkür etmek, insani ve ahlaki bir görevdir benim için.

Severiz ya da sevmeyiz onları ama bize nasıl bir hayat yaşanacağını göstermişlerdir hayat uygulamaları ile.

Onlar her yönleriyle güzel örnek olmaya çalışmışlardır. Fakat eleştirilere maruz kaldıkları çok şeyin ve her şey iki dudakları arasındaydı, gibi iltifatlara mazhar olamamışlardır(!).

Yapılan büyük işleri, kazanılan büyük başarıları, Allah dilerse, küçük kişilere yaptırır. Kul o başarının, o muvaffakiyetlerin, Allah tarafından olduğunu bildiği sürece ise büyük olur.

‘Konstantiniyye (İstanbul) elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir.’ Peygamber Efendimiz (sav)in dediğini Ahmed bin Hanbel, Müsned’inde nakletmektedir.

Bu övgüye mazhar olan o büyük komutan hayatının her kademesini, bu övgüden önce de sonra da, Allah ve Rasulü (sav)’nün rızası istikametinde yaşamıştır.

Tebeası olan halk ile de arasındaki ilişki, ben sultanım, ben padişahım benim dediğim dedik, her şey benim iki dudağım arasında tarzında bir yöneticilik şeklinde asla olmamıştır, olamazdı da.

Âlimler, Şeyhler, İslam’ın, Kur’an’ın, Allah’ın ve Resulünün (sav), emir ve görüşlerini kimseden çekinmeden ortaya koyarlar, hakkın yerini bulmasını sağlarlardı.

Onlardaki tek korku, yarın Allah huzuruna varıldığında nasıl hesap verilirden başka değildir.

Bu değerleri bilen ve bunlara samimane inanan Sultan, Allah’tan korkar ve ona göre davranırdı. Kurallar ve kaideler ne ise ona göre davranır ve davranılmasını isterdi.

https://i.hizliresim.com/4zY4Vq.jpg

Mesela…

Menkıbedir, menkıbelerde olayın aslı değil faslı yani olayda verilmek istenen görüş önem arz eder. Şu olay menkıbe olarak değişik şekillerde anlatılır.

1453 senesinin yaz aylarıdır İstanbul’da...

Şair Nedim’in, "Bu şehr-i Stanbul ki bî misl-ü bahâdır / bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır.'' güzellemesiyle övülen bu güzel beldede, daha güzel olsun diye, kanunlar konarak şehir hayatında bir düzenleme yapılmıştı.

Bu kurallar, kanunlar, hem insani hem de emniyeti öne çıkaran, huzur amaçlıdır.

Bu kanunlardan biri de gece sokağa çıkmakla alakalıdır.

Şöyle ki; zaruret olmadıkça, görevli izinli olmadıkça, yatsı namazı kılındıktan sonra kale içindeki şehir kapıları kapatılacak ve dışarıdan kimse şehre sokulmayacak, içeridekilerin de dışarı çıkmasına izin verilmeyecekti.

Bu durum ahaliye, TV kanalları, sosyal medya, yazılı basın ya da merkezi anons sistemiyle değil, tellalların,

-Duyduk duymadık demeyiiiiiin!

Şeklindeki anonslarıyla duyurulur.

Kale kapılarındaki nöbetçilere de kimsenin içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye geçmesine göz yummamaları gerektiği sıkıca tembihlenir.

Bir gün vezirlerini de yanına alıp ve tebdil-i kıyafetle halkın içine karışan Sultan Fatih, surlardan dışarı çıkıp Eyüp, Galata dolaylarını gezer.

Bir hayli dolaşırlar, ziyaretler yaparlar, gün akşama dönerken dönüşe geçerler ancak giriş için geç kalırlar, surlardan içeri girmeyi başaramazlar. Daha doğrusu yatsı namazından önce giriş yapamazlar.

Görevli nöbetçiye Sultan Fatih’in veziri seslenir. Dışarıda kaldıklarını ve kapıyı açıp kendilerini içeri almasını ister.

Nöbetçi;

-Padişah efendimizin kesin emri var. Yatsıdan sonra kapılar kimseye açılamaz! Geç kaldınız!

- Yapma be ahretlik!  Gecenin bu saatinde dışarıda mı bırakacaksın bu garip yolcuları? Açıp kapıyı alıversen bizi içeri ne olur… Bu saatte Sultan’ın nereden haberi olacak? Hem biz kimseye söylemeyiz.

Bu sözleri duyan nöbetçi hiddetlenir.

-Söylediğin sözü kulakların duyar mı be adam, padişah duymasa, görmese bile Allah da mı görmeyecek, bilmeyecek?

Sultan Fatih ve yanındakiler aldıkları bu cevaptan memnun kalırlar. Zira nöbetçiler hem emre itaat edip kuralları uyguluyor hem de Allah’a olan bağlılıkları enfes.

O zaman kendilerinin kim olduklarını açık eder, söylerler.

Sultan Fatih;

-Tebrikler yiğidim! Ben Sultan Mehmet, bunlar da benim vezirlerim. Şimdi kapıyı aç da girelim!

Yiğit asker biraz daha dikkatli bakınca Sultan Fatih’i ve yanındakileri tanır.

Nöbetçi kapıyı açacakken Fatih Sultan Mehmet’e;

-Sultanım, beni bağışlayınız lütfen, fakat siz kendi koyduğunuz kanunları kendiniz çiğneyecek misiniz, çıkarmış olduğunuz kanunlara kendiniz uymayacak mısınız? Eğer öyleyse, bana da kapıyı açmak düşer, der.

Bu ikazı duyan Sultan Fatih ise;

-Bre zabitler! Derhal bu nöbetçiyi tutuklayın ve atın zindana, padişaha ders vermek, akıl öğretmek neymiş görsün..!

-Bre mel’un! Senden mi öğreneceğim kanunu kuralı, üstünde durduğun bu toprakların hepsi benim, kanun koyarım, kaldırırım hatta çiğnerim. Sen de kim oluyorsun!

-Bre ahmak! Sen böyle yapmakla beni küçük düşürmek ve bana hakaret etmek mi istiyorsun?

-Yoksa sen Çandarlı Halil Paşa’nın casusu musun, beni saltanatımdan alaşağı etmek mi istiyorsun?

-Yok yok, sen XII. Konstantin’in adamısın ve benim ülkemden onlara askeri bilgiler sızdırıyorsun. Atın bunu zindana!

Demez, aralanmakta olan kapının kapatılmasını ister.

-Haklısın, kapıyı açma! Ama bize ismini, namını bağışlar mısın?

-Adım Sinan’dır Sultanım.

-Yavuz askermişsin, yavuz ermişsin Sinan! Var mı bizden bir dileğin?

-Cenab-ı Hak’tan sağlık ve sıhhatinizin devamını dilerim sultanım! Fakir bir bendenizim! Bir arzum vardır ki, gerçekleştirmeye imkânım elvermez!

-Söyle bakalım nedir o arzun?

-Sultanım ölmeden bir cami yaptırmaktır muradım fakat yeterli malım mülküm yok. Benim adıma buraya bir cami inşa ettirirseniz size duacı olurum, der.

Farklı rivayetlerde, o yavuz adamın, cami yaptırabileceği kadar bir yer istediği, cami yapımına katkı istediği, camiyi komple yaptırmasını istediği vs anlatılır.

Burada cami yapımı asıl değil fasıldır.

Anlatmak istediğim cami yaptırmak, cami yaptırmayı hafife almak vs değil, olaya şöyle bakmaktır yani, nöbetçi askerin sultana kanunu hatırlatması, sultanın da bu kuralı, ben padişahım, deyip çiğnememesi.

Kanun, herkese kanun… Kanunlar karşısında han da sultan da en aciz bir vatandaş da eşit olduğu sürece, zayıfların hakları kanunlarla korunduğu, güçlü ve zenginlerin şımarıklıkları, kuralsızlıkları kanunlarla hizaya getirildiği müddetçe, devletler ayakta kalır, büyük devlet olur. Yöneticileri de saygı ve hürmetle yâd edilir.

O büyük sultan kendinden sonra gelecek olan torunlarına ‘Aklı öldürürsen, ahlak da ölür. Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür. Kadı’yı satın aldığın gün adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün Devlet de ölür.’ Diyerek yıllar öncesinden seslenmiş yol yordam göstermiştir.

***

Bizim, 565 yıl geride kalmış bir fetih ile avunmaktan ziyade, kalplerimizi, gönüllerimizi, hayatımızı, şahsi dünyamızı İslam, Kur’an ve Peygamber Efendimiz (sav)’in Ahlakı ile fethetmemiz gerekir.

Hatta ve hatta önce insan olmak insani değerlere kıymet vermek elzemdir, lazımdır.

Dünyanın, insanlığın, ülkemizin ve milletimizin barış, kardeşlik ve evrensel insani değerlerce fethedilmesi dileklerimle…

İstanbul’umuzun fethi hayırlara vesile olsun.

***

Meraklısına: O cami, Yavuz Er Sinan Camisidir ve 1455 yılında yapılmış olup Sağrıcılar Camii diye de anılır.

Bu zat, Evliya Çelebi’nin büyük dedesi olan Sinan’dır, fetihten sonra yapılan caminin yanındaki evde yıllarca ailesiyle yaşamış, caminin mülkiyetini elinde bulundurmuştur.

Evliya Çelebi’nin 1611’de doğduğu ve hayatını değiştiren rüyayı gördüğü evdir bu. Dolayısıyla Evliya Çelebi’nin bu caminin mütevellisi olduğu söylenir. O nöbetçi Sinan’ın mezarı da burada yer alır.

 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız