Gazete Kritik Siyaset Ekrem İmamoğlu: "Adaylığım devam ediyor, iktidarın kumpaslarına karşı sımsıkı durmalıyız"

Ekrem İmamoğlu: "Adaylığım devam ediyor, iktidarın kumpaslarına karşı sımsıkı durmalıyız"

CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, devam eden diploma davasına rağmen adaylığının sürdüğünü belirtti. Türkiye'nin demokratikleşmesi için Kürt meselesinin çözülmesi gerektiğini vurguladı ve siyasi iktidarın eleştirilerini sürdürerek, adalet ve eşitlik mücadelesini sürdüreceğini ifade etti.

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, "Genel Başkanımız Özgür Özel’le biz kişisel ikballerimiz etrafında değil, Türkiye’nin herkes için özgür, adil ve müreffeh bir ülke olması davasının etrafında bir yola çıktık. Yoldaşlığımızın hedefi bellidir, yolu bellidir. O yüzden herhangi bir makas açılması vesaire söz konusu olamaz. Ülke bu haldeyken, milletimiz bizden büyük bir sorumluluk üstlenmemizi beklemişken bizim sımsıkı durmak dışında bir seçeneğimiz yoktur. Kimse boşuna başka bir şey beklemesin" dedi. İmamoğlu, diploma davasının henüz sonuçlanmadığını, cumhurbaşkanlığı adaylığının kesin biçimde devam ettiğini de belirterek, "Ancak sonuç ne olursa olsun Cumhuriyet Halk Partisi, milletin iktidarını kurmak için milletimize karşı üzerine düşen vazifeyi yapacaktır" ifadesini kullandı.

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve görevden uzaklaştırılan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, tutuklu bulunduğu Marmara Kapalı Cezaevi’nden, T24’ten Cansu Çamlıbel’in sorularını yanıtladı.

İmamoğlu, "Siz de artık bir sonraki seçim için adaylığınızın zora girdiğini kabul etme noktasında mısınız?" sorusu ve aday olamaması durumunda “en kuvvetli aday olarak Mansur Yavaş görülüyor” denilmesi üzerine, şunları kaydetti:

"Maalesef ki bugün bir avuç muhteris, devletimizin yargısını, kurumlarını istismar ederek 35 yıllık diplomamı almaya çalışıyor. Anlaşılan o ki Cumhurbaşkanı adayı olduğunuzda, helal olan haram edilmek isteniyor. Bu kumpas, net bir kara lekedir. Yalnız benim haklarım değil, devletin yargısının ve kurumlarının şeref ve namusu, güvenilirliği de söz konusudur. Biz inşallah siyasi tarihimize ve hukukî değerlerimize bu kara lekenin sürülmesine izin vermeyeceğiz. Adaylık meselesine gelince, ben kendi irademle değil, 15,5 milyon vatandaşımızın iradesiyle Cumhurbaşkanı adayı oldum. Yetkiyi millet verir, millet alır. Diploma davası henüz sonuçlanmamıştır. Adaylığım kesin bir biçimde devam etmektedir. Ancak sonuç ne olursa olsun Cumhuriyet Halk Partisi, milletin iktidarını kurmak için milletimize karşı üzerine düşen vazifeyi yapacaktır. Onlarla yol arkadaşlığı yapmaktan onur duyduğum Sayın Genel Başkanım Özgür Özel ve Sayın Başkan’ım Mansur Yavaş, Türkiye’nin önemli değerleri. Cumhuriyet Halk Partisi, birçok Cumhurbaşkanı adayı çıkarabilecek kalitede ve kalibrede bir partidir. İnanın bizim kim aday olacak gibi bir endişemiz yok! Fakat iktidardakilerin Anayasa'mızdaki dönem şartını nasıl aşacağını çok merak ediyorum. Eğer adaylıkta ısrar ediyorsa; 15,5 milyon insanımızın iradesine halel getirmeyecekti, sandıkta karşıma çıkmaktan korkmayacaktı. 400 milletvekili hülyasına kapılırlarsa, çok beklerler. Milletin önüne referandum sandığının koyulacağı günü heyecanla ve hevesle beklediğimizi bilsinler. Ekrem İmamoğlu’nun katılamadığı, özgür bir şekilde yarışamadığı bir seçim, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur. On milyonların, Ekrem İmamoğlu yerine adaylaştığı bir seçime dönüşür."

"Türkiye’nin demokratik bir ülke olmasının yolu Kürt meselesinin adil, kalıcı, devlet nezdinde ve yasal bir zeminde çözülmesinden geçer"

Ekrem İmamoğlu, "Terörsüz Türkiye" sürecine ilişkin sorular üzerine de şu değerlendirmeleri yaptı:

"Sayın Bahçeli’nin çağrısı son derece doğru, fakat eksik ve geç kalmış bir açıklamadır. Kürt meselesi, yalnız Kürtlerin değil, bütün Türkiye’nin meselesidir. Kürt meselesi, yalnız güvenlik değil, aynı zamanda demokrasi meselesidir. Kürt meselesi yalnız güvenlik meselesi değildir, özünde bir demokrasi ve kader birliği meselesidir. Türkiye’nin demokratik bir ülke olmasının yolu da Kürt meselesinin adil, kalıcı, devlet nezdinde ve yasal bir zeminde çözülmesinden geçer. Ülkemizin yaşadığı güvenlik tehdidi ise bugün gördüklerimizden çok daha büyük ve bu büyük tehdidi bertaraf etmek için hepimize görev düşüyor. 'ABD artık dünyanın komiseri olmayacak' vaatleriyle başa gelen Sayın Trump, komiserlikten de kötü olan bambaşka bir hevesi, dünyaya 'güç' olarak sunuyor. Bu dengesizlik ve belirsizlikten medet uman dünya liderleri, bırakın uluslararası hukuka ve dünyanın geleceğine sahip çıkmayı, 'bu kaostan nasıl kâr elde ederiz' hevesleriyle dünyamızın büyük bir bilinmezliğe doğru sürüklenmesine destek oluyor. Türkiye olarak bu kaosa, istikrarsızlığa ve tehditlere hazır olmalıyız. Artık bizim için durmak gibi bir ihtimal yoktur. Türkiye’nin yürüyüşünü behemehâl başlatmalıyız! Ekonomide, sanayide, tarımda ve enerjide sağlam temeller üzerine oturan ve en önemlisi demokratik ve hukukî gücünü artıran bir Türkiye, artık tercih değil zorunluluktur."

“Türkiye için ana tehdit DAEŞ ve YPG değil, Suriye’de istikrarın sağlanamamış olması”

İmamoğlu, "Size göre IŞİD ve YPG, Türkiye’ye karşı eşit kuvvede tehditler midir?" sorusuna, şu yanıtı verdi:

"Sorunuza cevap vermeden önce, Yalova’da DAEŞ mensubu teröristlerle girdikleri çatışmada şehit olan emniyet görevlilerimizi rahmetle anmak istiyorum. DAEŞ ve YPG, eşit kuvvette değiller. Aynı türden tehdit de değiller. DAEŞ Türkiye için doğrudan ve ani bir tehdit oldu. Hücre yapılanmasıyla, yabancı savaşçı ağlarıyla, kitlesel terör saldırılarıyla. Türkiye bunu acı biçimde yaşadı. Suruç, Ankara, Reina gibi örnekler, devletin ve toplumun hafızasında duruyor. DAEŞ’in hedefi sınır hattı değil sadece. Toplumun gündelik hayatının güvenliği. YPG meselesi ise Türkiye açısından daha çok sınır güvenliği ve uzun süreli stratejik risk başlığına oturuyor. Aynı zamanda, YPG’nin de içinde bulunduğu SDG’nin Suriye hükûmetiyle sürdürdükleri mutabakat süreci, YPG’yi yalnız terör bağlamında değil, diplomatik açıdan da üzerinde durmamız gereken bir alanda tutuyor. Ama ana tehdit ikisi de değil. Ana tehdit ve risk, Suriye’de istikrarın sağlanamamış olmasıdır. Merkezî otoritenin kaybı, güvenlik, hukuk ve kamu hizmetlerinin parçalanması. Bu boşluk olduğu sürece, bugün DAEŞ zayıflar, yarın başka bir örgüt çıkar. Bugün YPG ile gerilim olur, yarın başka bir milis yapılanması doğar. Harita değişir, sorun kalır. Çünkü sorun örgüt isimleri değil, merkezi otorite ve meşruiyet boşluğu. Bu yüzden Türkiye açısından kalıcı güvenlik, Suriye’de işleyen bir devlet düzeninin kurulmasına bağlı. Ama burada 'devlet' dediğiniz şey sadece bayrak ve ordu değil; siyasi meşruiyet üreten bir düzen, kapsayıcı bir yönetim, yerel toplulukların sisteme bağlandığı bir temsil mekanizması, hukukun çalıştığı, keyfiliğin azaldığı bir idare. Suriye’de kapsayıcı bir demokratik temsil ve meşruiyet olmadan merkezî otorite zorla ayakta kalır. Zorla ayakta kalan düzen de yeni kopuşlar üretir. Yeni kopuşlar da Türkiye sınırına yeni tehditler olarak geri döner. Arap, Kürt, Alevi, Sünni, Hristiyan, Dürzi ve bütün topluluklarıyla kardeş Suriye halkı için, Suriye’de kaos ve kriz değil, barış ve istikrarı savunmalıyız."

"Bu iktidar halledemezse biz gelir çözeriz"

Bir başka soru üzerine, TBMM'de kurulan komisyonun çalışmalarını değerlendiren Ekrem İmamoğlu, iktidarın “Terörsüz Türkiye” dediği sürece ilk günden itibaren destek verdiklerini, vermeye devam ettiklerini belirtti. İmamoğlu, şöyle devam etti:

"Süreci destekliyoruz çünkü bizim için terörün sona ermesi, Kürt meselesinin, silahın ve çatışmanın gölgesinde kalmadan, hukuk ve siyaset zemininde ele alınıp, konuşulması ülkemizin ihtiyacı. Böyle olduğu için de bu konuyu iktidar partisinin yaptığı gibi ikbal ve istikbal meselesi olarak görmedik. Bizim için terörün sona erdirilip Kürt vatandaşlarımızla eşit vatandaşlık prensibi etrafında bir ve beraber yaşamak, parti siyaseti meselesi değil, ülke ve devlet meselesi. Soruna bu perspektiften baktığımız için sürece başından itibaren destek verdik, vermeye devam edeceğiz. İnşallah süreç tamamlanır ve çatışmalar tarihe karışır. Biz de her meselemiz gibi Kürt sorununu da hukuk ve siyaset zemininde konuşuruz. Ama herkes müsterih olsun. Bu iktidar halledemezse biz gelir, biz çözeriz. Öte yandan, sürece destek verirken Türkiye’nin demokrasiyle ilgili diğer sorunları için de mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz. Terör meselesi, Kürt meselesi bunlar en önemli meselelerimiz, doğru. Ama başka büyük meselelerimiz de var. Ağzını açanın hapse tıkılmasına, gazetecilerin, siyasetçilerin, sanatçıların cezaevlerine doldurulmasına da seyirci kalmayacağız. Seçimleri kaybedeceğini anlayınca rakibini uydurma gerekçelerle cezaevine atan, rakip partiyi yargı sopasıyla taciz eden bu iktidara “Buyurun ülke sizin, istediğinizi yapın” demeyeceğiz. Bunların olmaması için de mücadele edeceğiz. Nitekim bunun için, süreç başladığında süreci sadece 'Terörsüz Türkiye' süreci olarak değil, 'Terörsüz ve Demokratik Türkiye' süreci olarak gördüğümüzü söyledik ve herkesi de bu perspektifi benimsemeye davet ettik.

"Komisyonun çalışmalarını çok önemsiyorum"

Son olarak şunu belirteyim: Süreç için kurulan komisyonun çalışmalarını çok önemsiyorum. Umarım komisyon, terörün son ermesini sağlayabilecek ve demokrasimizin diğer büyük sıkıntılarını gidermenin önünü açacak bir çalışmayı tamamlar. Ancak komisyonu geleceğimin pazarlık konusu edildiği bir yer olarak görmüyorum, görülmesine de izin vermem. Bu konuda kimseyle pazarlık yapmam. Yapmam, çünkü cezaevinde olmam, şahsi bir mesele değil. Mesele Türkiye’yle, demokrasimizle ilgili. Mesele benim cezaevinde olmam değil, Türkiye’nin bir büyük cezaevine dönmüş olması."

"Siyasi tarihimiz bize geçmişe saygıyla bakmayı ve hatalardan ders çıkarmayı öğretmiştir"

Kürt meselesine bakışın bu ülkede farklı olması, konunun, sosyolojik özellikleriyle, özenle ele alınması gerektiğini vurgulayan Ekrem İmamoğlu, şu değerlendirmeleri yaptı:

"Siyasi saikler ve fanatik bakış açısı ile ayrıştırıcı, toplumun sinir uçlarına dokunan dil ve tavırdan uzak durulması şarttır. Türkiye’nin içinde bulunduğu ucube rejimin yarattığı atmosfer ve çoklu krizler, toplumun en büyük problemidir. Kürt sorununun çözümünde meseleyi güvenlik pozisyonuna sıkıştırmadan güçlü bir demokratikleşmeye, yasal düzenlemelere, güçler ayrılığı prensibini tariflemeye ve bu atmosferden kurtulmaya acil ihtiyaç vardır. 103 yıl önce Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile yeni bir sayfa açtık. Devlet geleneğimizi milletin egemenliğine taşıyan büyük bir değişim yaşadık. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün 'Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir' anlayışı ile 'Yurtta sulh, cihanda sulh' bakışı bizlere muazzam fırsatlar sunmuştur. Saltanattan Cumhuriyete ve çok partili döneme akan siyasi tarihimiz bize geçmişe saygıyla bakmayı ve hatalardan ders çıkarmayı öğretmiştir.

"Sayın Demirtaş’ın dediği gibi Diyarbakır’da bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız"

Sayın Demirtaş’ın dediği gibi Diyarbakır’da bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız. Milli maçlarımızı Van’da, Şanlıurfa’da hep birlikte izlemeliyiz. Birlikte göndere çektiğimiz bayrağımızla, vatanın bütünlüğüyle ve milletin birliğiyle bizi yoran boş gündemleri çöpe atmak, kişisel siyasi ihtirasları tarihin tozlu raflarına bırakıp büyük bir değişimi başlatmak zorundayız.

Eğer kalıcı bir barış istiyorsak, Kürt meselesinin çözümünün Türkiye’nin demokratikleşmesiyle sağlanacağını net bir biçimde ortaya koymalıyız. Bu yönleriyle komisyona sunduğumuz rapor, komisyonda eksik kaldığını düşündüğümüz demokratikleşme hamlelerini öne çıkaran, oldukça kapsamlı ve önemli bir rapordur. Bütün bunlarla birlikte, komisyonda görev alan değerli milletvekillerimizin, örgütün feshinin tamamlanması, silahların tamamen yakılması, örgüt mensuplarının statüsü ve fesih sonrası infaz ve rehabilitasyon süreçleri ile ilgili olarak başarılı ve öncü bir katkıyı müşterek rapor sürecinde yerine getireceğine dair inancım tamdır."

"Korku duymuyorum. Bu yola çıkarken her türlü bedeli ödemeyi göze alarak çıktık"

Selahattin Demirtaş’ın tutukluğuna ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Ekrem İmamoğlu, şunları kaydetti:

"Selahattin Demirtaş’ın on yıla yaklaşan tutukluluğu, iktidarın hukuk anlayışının nasıl olduğunu ortaya koyan yakıcı bir durumdur. AİHM’nin bağlayıcı kararlarına rağmen özgürlüğüne kavuşamaması, hakkında yeni cezaların verilmesi de yine iktidarın yargı eliyle yaptığı siyasi kumpasların açık delilidir. Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı ve daha nice siyasetçi, hak savunucusu için tutukluluğun cezaya dönüştürülmesi, çıktığı anda yine cinayet işleyenlere, polis katleden teröristlere ise tahliyelerin kolaylıkla verilmesi, iktidarın dilinden düşürmediği yargı reformlarının, hukuk devleti cümlelerinin lafta olduğunun açık delilidir. Milletimiz de bunu görüyor, biliyor. O yüzden de adalet mücadelesinde her gün meydanlarda bizimle birlikte…

Bana gelince, ben kişisel olarak korku duymuyorum. Bu yola çıkarken her türlü bedeli ödemeyi göze alarak çıktık. O nedenle gün hesabı yapacak hâlimiz yok şu anda. Bize bu ülkeyi uçurumun kıyısından döndürme görevi tevdi edildi milletimiz tarafından. Demokraside, adalette, refahta eşitliği sağlama görevidir bu. Ben de kendimi millete emanet ederek yola çıktım. Çünkü aynı zaman da bu yargı darbeleriyle milletin iradesini de ipotek altına almaya çalışıyorlar. Ama biraz önce de söyledim. Milletimiz iradesinin esir edilmesini de kabul etmiyor ve bizimle birlikte adalet ve demokrasi mücadelesi veriyor. Bu mücadeleyle inanıyorum ki çok da uzak olmayan bir gelecekte, yapılacak ilk seçimlerle birlikte milletimiz iradesini sandıkta da gösterecek, yargının siyasi bir sopa olarak kullanılması son bulacak, insanlarımız da özgürlüğüne kavuşacaktır. Benim tek kaygım; bu ceberut iktidarın keyfî yönetimle hukuktan ekonomiye, refahın adil paylaşımından toplumsal yozlaşmaya her alanda oluşturduğu tahribatı gidermeye çalışırken nasıl kirlenmeden, alnı açık, vicdanı temiz kalabileceğimiz ile ilgilidir. Çünkü bizim meselemiz, sadece iktidarı değiştirmek değil; biz bu ülkenin hukuk devletine ulaşmasını, yargının siyaset tarafından dizayn edilmesinin önlenmesini sağlamak istiyoruz. Ülkemizi adalet önünde herkesin kendini eşit ve güvende hissettiği günlere kavuşturmak istiyoruz."

"İddianamesine güvenen duruşmaları canlı yayınlar, hukuk varsa delil konuşur, yoksa tarih konuşur"

İBB Davası'nda, etkin pişmanlık kapsamında ifade verenler hakkındaki soruya da yanıt veren Ekrem İmamoğlu, İBB'nin, görev yaptığı altı yıl boyunca kamu denetçileri tarafından yüzlerce kez denetlendiğini, bu denetimlerin hiçbirinde bugün iddia edilen suçların izinin bulunmadığını söyledi. İmamoğlu, şöyle devam etti:

"Ne hikmetse, Cumhurbaşkanlığı adaylığım konuşulmaya başlandığı anda, geçmişte bulunamayan şeyler birden ortaya çıkıyor. Bunun akla ve hayatın olağan akışına uyan bir tarafı var mı? Savcılığın 2019’u milat alması da tesadüf değildir. O yıl İstanbul’u kazandık; şimdi dosya siyaseten geriye doğru yazılıyor. Peki soruyorum. İddianamede somut delil nerede? Hangi ihale yasaya aykırı yapılmış, hangi para akışı kanıtlanmış? Bu dosyanın büyük bölümü baskı ve tehditle, bir kısmı da tahliye veya davadan çıkarılmak gibi vaatlerle oluşturulmuş ifadelere dayanıyor. Buna tevessül edenleri konuşmaktan öte ülkemizin düşürüldüğü yerin konuşulması lazım. İnsanlar aileleriyle, işleriyle, özgürlükleriyle tehdit ediliyor. Sokak çetelerinin yöntemlerini bugün yargı mekanizması içinde görmek, bu ülke adına utanç verici. Talebimiz net! Siyaseti mahkeme salonlarında dizayn etmeye çalışmak yerine, sandıkta milletin karşısına çıkın. Hukuk varsa delil konuşur, yoksa tarih konuşur. Bizim durduğumuz yer çok açık. İddianamesine güvenen, duruşmaları canlı yayınlar. Biz orada, milletin önünde, iddiaların tamamına cevap veririz. Artık tek tek iftiralara cevap vermek anlamsız. Canlı yayına cesaret edemeyenler, bu dosyanın bir safsata yığını olduğunu zaten kabul etmiş olur."

"Güzel ülkemize, milletimize yaşatılmaması gereken bir manzaraydı"

Ekrem İmamoğlu, "Adem Soytekin verdiği ifadede sizin ve ekibinizin operasyonun olacağını bildiğini iddia etti. Biliyor muydunuz? O videoyu çekmeye mesela önceden mi karar verdiniz?" sorusuna şu yanıtı verdi:

"İktidarın bize yönelik saldırıları, hukuk eliyle kurmaya çalıştığı engeller, seçildiğimiz ilk gün başladı. Önce billboardlar asarak kazanamadıkları seçimi kazanmış gibi gösteren, sonra da aynı zarfa atılan dört oy pusulasından ne hikmetse sadece birinin geçersiz sayılmasıyla seçimi iptal eden bir iktidar aklıyla karşı karşıya kaldık.  Sonrasında davalar, siyasi yasak getirme çabaları… Hangi birini sayayım? O yüzden tabii ki özellikle de ön seçim kampanyasına başlamamızla birlikte saldırıların dozunun artacağıyla ilgili değerlendirmelerimiz oldu. Ancak Türkiye gibi köklü bir devlet geleneği, güçlü bir siyaset tecrübesi olan bir ülkede, daha bir yıl önce büyük bir teveccühle seçimleri açık ara kazanan bir büyükşehir belediye başkanının evine şafak vakti, yüzlerce polis eşliğinde bir operasyon yapılacağını kimse düşünmez veya öngörmezdi. Oraya gelen polis kardeşlerimin yüzünde de o şaşkınlık ve mahcubiyeti de gördüm. O sabahı eşim Dilek de anlattı. Onun gözlerindeki hüzne, sesindeki kırılmaya bakarsanız yaşadığımız duyguyu anlamanız mümkün. Bu yönüyle önceden alınmış bir karar olmadığını söyleyeyim. Güzel ülkemize, milletimize yaşatılmaması gereken bir manzaraydı. Bir kez daha vurgulayayım. Bunu yapanlar milletin vicdanında mahkûm oldu. Hep öyle kalacaklar!

"O sabah videoyu o an çekmeye karar verdim"

Ben kırılma anlarında hep milletimle konuşmayı tercih eden bir siyasetçiyim. 2019 seçimlerini iptal ettiklerinde de 2023 seçimlerini kaybettiğimiz gecenin sabahında da ilk işim milletimle konuşmak oldu. Demokrasi tarihimize kara leke gibi geçecek o sabah da videoyu o an çekmeye karar verdim. Ben siyaseti hep milletle beraber yapmayı ilke edindim kendime. Milletten başka bir yere sırtımı yaslamadım. O gün de polis kapıya dayanınca milletimle dertleşmeden gitmek istemedim. Onların iradesini temsilen bir kamu görevi ifa ediyordum ve bir başka göreve de adaylığımı koymuştum. Dolayısıyla kendimi en güvenilir yere, milletin vicdanına emanet edip öyle ayrıldım evimden. Güvenmekte ne kadar haklı olduğumu da gördüm. Hepsinin sevgisine, desteğine, adalete, demokrasiye bu ülkeye sahip çıkışına müteşekkirim."

"Dost, yoldaş, kardeş ilişkisi ile kararlı bir yol yürüyen iki lideriz"

İmamoğlu, “Zaman geçtikçe sizinle Genel Başkan Özgür Özel arasındaki makasın açılacağını düşünenler var. Siz böyle bir ihtimal görüyor musunuz?” sorusu üzerine şunları söyledi:

"Genel Başkanımız Özgür Özel’le biz kişisel ikballerimiz etrafında değil, Türkiye’nin herkes için özgür, adil ve müreffeh bir ülke olması davasının etrafında bir yola çıktık. Şairin deyimiyle 'uzun yola hüküm giydik'. Bu yolun ilk menzili CHP’nin değişimi etrafındaydı. Bu değişim bize milletimizin büyük kısmı için travmatik sonuçlar üreten 2023 seçimleri yenilgisinin hemen ardından 2024 yerel seçimlerinde büyük başarı getirdi. Partimizi yıllar sonra birinci parti haline getirdi. Diğer menzil ise genel seçim başarısıdır. Bunun için de ben zindanda, O partimizin başında; ülkenin dört bir yanında milletimizle birlikte bir mücadele yürütüyoruz. Yoldaşlığımızın hedefi bellidir, yolu bellidir. O yüzden herhangi bir makas açılması vesaire söz konusu olamaz. Ülke bu haldeyken, milletimiz bizden büyük bir sorumluluk üstlenmemizi beklemişken bizim sımsıkı durmak dışında bir seçeneğimiz yoktur. Kimse boşuna başka bir şey beklemesin. İktidarın yargı kumpasları bağımızı koparmamış. Siyasi mühendisliklerine hiç yenilmeyiz! Hep birlikte bu inançla, dayanışmayla, ortak akılla milletimiz adına bu yolculuğu büyük bir zaferle taçlandıracağız. Hiç şüphem yok. Biz birbirimize ideallerimizle, ruhumuzla bağlı, Türkiye’nin geleceği mücadelesinde tarihte benzeri olmayan dost, yoldaş, kardeş ilişkisi ile kararlı bir yol yürüyen iki lideriz. Tarihin bu samimiyeti ve başarılarımızı en güzel sonuçlarıyla yazacağından eminiz. Buna inanıyor ve dua ediyorum."

"Sandıkta dört kez yendim, beşincide de yeneceğim"

Ekrem İmamoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile benzetilmelerine dair ise şunları kaydetti:

"Kâğıt üzerinde benzerlikler olabilir. Karadenizli olmamız, ticaretten gelmemiz... Bunlar ortakmış gibi görünebilir. Evet, ben Trabzonluyum. Bununla gurur duyuyorum. Ama ben Batmanlı olsaydım da bununla gurur duyacaktım, Aydınlı olsaydım da. Çünkü ben ülkemi her şeyiyle, her yeriyle seviyorum. Bu sevgim sayesinde tüm İstanbullu hemşerilerime yıllarca hizmet ettim. Ben birleştirici, kucaklayıcı, ılımlı söylemlerde bulunmayı tercih ediyorum. Kutuplaşmayı arttıran, kendisine oy vermeyen seçmeni ötekileştiren söylemleri kınıyor ve 86 milyon vatandaşımızı ayrıştıran bu yönetim biçimini asla doğru bulmuyorum. Bir tahammül edememe durumu söz konusuysa ki öyle olduğuna ben de inanıyorum, bunun nedeni benzerliklerin bulunması değil; aksine farklılıkların açık ve yoğun bir şekilde halkımız tarafından görünmesidir. Her mikrofon başına geçildiğinde kendisine oy vermeyen vatandaşlarımızı ötekileştireni, hakaret edeni, eşitsizliği körükleyeni, seçim meydanlarında yenemediği rakiplerini yargı eliyle hapsedip siyasi tutsak haline kimin getirdiğini milletimiz çok açık bir biçimde görüyor. Gençler, kadınlar, anneler, babalar, işçiler, akademisyenler, asgari ücretliler, emekliler... Milletimizin tüm kesimleri… Saray hukuku yerine hukukun üstünlüğüne inanan, sosyal adaleti savunan, denge ve denetlemenin hâkim olduğu, şeffaf ve liyakate dayalı bir yönetim modelini benimseyen, çoğulcu demokrasi değerlerine inanan biriyim. Tüm bu farklılıklar sayesinde sandıkta dört kez yendim, beşincide de yeneceğim. Bu nedenle sosyal adaleti, halkçı perspektifi, şeffaf ve liyakate dayalı bir yönetim modelini savunan, hukukun üstünlüğüne inananların, bizden de siyasetimizden de şüphe duymasını gerektiren bir şey yok!"

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *