Gazete Kritik Yaşam Seyfullah Beysülen'den Mine Özbek'in iddialarına sert yanıt: "Anlatılanlar hayal gücüne dayalı"

Seyfullah Beysülen'den Mine Özbek'in iddialarına sert yanıt: "Anlatılanlar hayal gücüne dayalı"

Ertuğrul Özkök, bir YouTube yayınına konu olan iddialara tepki göstererek, Seyfullah Beysülen'in anlattığı olayların gerçekleri yansıtmadığını savundu. Beysülen, Kemal Kılıçdaroğlu ile ilişkisini yalanlandığını ifade etti. Skandalı aydınlatma çabası sürüyor.

Ertuğrul Özkök, CHP’de Deniz Baykal’ın kaset skandalının ardından Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa giden yolunda kritik dönemeçlerden biri olarak görülen 2010 yılındaki Arena programına ilişkin tartışmayı köşesine taşımıştı. Gazeteci Mine Özbek’in, YouTube yayınında Kılıçdaroğlu’nun yanında bulunan Seyfullah Beysülen’in o gece parti içinde olağanüstü bir nüfuz sergilediği, Kılıçdaroğlu’nu yönlendirdiği, program öncesi ve sonrasında dikkat çekici tavırlar sergilediği yönündeki iddialarını aktarmıştı. Seyfullah Beysülen, Ertuğrul Özkök’e “Mine Özbek, Ayşenur Yazıcı ve Görünmeyen Ellere Dair” başlığıyla bir yanıt yazısı gönderdi ve iddialara yanıt verdi. Ertuğrul Özkök de Beysülen’in yanıtı üzerinden “Google’da en çok okunan haberin kahramanı “Seyfullah” o geceyi kendi gözünden anlattı” başlığıyla bir yazı kaleme aldı. Beysülen, söz konusu anlatımların büyük bölümünü reddederken, Kılıçdaroğlu’nun programına katılımının parti yönetiminin bilgisi dahilinde gerçekleştiğini, kendisine hiçbir zaman anlatıldığı gibi davranmadığını ve o geceye ilişkin birçok ayrıntının gerçeği yansıtmadığını savundu.

İşte Seyfullah Beysülen’in iddialara yanıtı verdiği o mektup:

Mine Özbek, Ayşenur Yazıcı ve Görünmeyen Ellere Dair…

Adım Seyfullah Beysülen.

16 yaşımda bir çivi fabrikasında ağır işçilik yaparak çalışma hayatına başladım. Emekten geliyorum. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünü bitirdim. TCDD’de Ticaret Kontrolörlüğü yaptım. Ardından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda İş Müfettişi olarak görev yaptım ve aynı kurumdan emekli oldum.

Hayatım boyunca haksızlığın karşısında eğilmedim, yalanın önünde susmadım. Bürokratik hayatımda da siyasi hayatımda da insan ilişkilerimde de haklının yanında, haksızın karşısında durdum. Bugün de susmayacağım:

Zira mesele bir yanlış anlaşılma değil, adımın açıkça yalanlarla örülmüş bir hikâyenin içine bilinçli şekilde yerleştirilmesidir.

Son günlerde bir Youtube yayınında, Mine Özbek tarafından şahsımla ve Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile olan ilişkim hakkında uzun uzun bir hikâye anlatılmış. Hikâye diyorum; çünkü anlatılanlar olsa olsa gerçeğin yanından geçerken üstüne hayal gücü boca edilmiş bir kurgudur. Benim geçmişimden alışkanlıklarıma, sofradaki hâlimden sigara içip içmediğime, Sayın Kılıçdaroğlu ile ilişkimden kendisine nasıl hitap ettiğime kadar her şey hayal gücüyle doldurulmuş. 

Mine Özbek anlatıyor, Ayşenur Yazıcı da gazeteci soğukkanlılığıyla dinlemek yerine iyi bir dedikoduya yetişmiş olmanın heyecanıyla mimikleri, soruları ve şaşkınlığıyla bu hikâyeye eşlik ediyor…

Madem gerçek bu kadar kolay eğilip bükülebiliyor, ben de birkaç cümleyle bu süslü hikâyenin içindeki gerçekleri yerli yerine koyayım…

Olay yeri Kanal D. Olayın tanıkları Mine Özbek, Uğur Dündar, ulaştırmadan Yüksel, CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Seyfullah Beysülen ve telefonla katılım sağlayan “Şükrüye”, yani Kemal Bey’in Özel Kalem Müdürü Şükran Kütükçü

Mine Özbek ile 2010 yılında, anlatıldığına göre, yalnızca bir kez karşılaşmışız. Aradan 16 yıl geçmiş. Buna rağmen kendisi beni bütün ayrıntılarıyla hatırlıyor. Adımı, soyadımı hiç karıştırmadan söylüyor: “Seyfullah Beysülen.”

Ne kuvvetli hafıza!

Fakat aynı hafıza, benim nerede çalıştığımı yanlış biliyor. Sigara içmediğim halde beni sigara dumanına sarıyor. Kanal D’nin arka kapısını bilmediğim halde beni arka kapıya yerleştiriyor. Sayın Kılıçdaroğlu’na hiçbir zaman kullanmadığım bir hitabı bana söyletiyor. Şükran Kütükçü’nün adını ise ısrarla “Şükrüye” diye aktarıyor.

Demek ki hafıza bazı isimlerde kor gibi, bazı gerçeklerde kül gibi.

Anlatılan hikâyeye göre, Kanal D’den gönderilen araç Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu havaalanından almaya gidiyor. Ben birden ortaya çıkıyorum, Sayın Kılıçdaroğlu’nun çantasını kapıyorum, kendisini araca bindiriyorum ve götürüyorum. Ulaştırma görevlisi de buna müdahale edemiyor.

Bu anlatımda eksik olan tek şey fonda çalan gerilim müziği.

Sayın Kılıçdaroğlu o dönemde CHP Grup Başkanvekiliydi. İstanbul’a gelişi, dönüşü, programı, kendisine kimin eşlik edeceği zaten ofisinin bilgisi dahilinde olurdu. Şükran Kütükçü’nün veya Kemal Bey’in ofisinin bilgisi olmadan benim Sayın Kılıçdaroğlu’nun hangi uçakla, kaçta geleceğini bilmem mümkün değildi. İstanbul programlarında ya ben ya da benim gibi partili bir akademisyen arkadaşımız kendisine eşlik ederdik. Bu, yıllar içinde oluşmuş doğal ve bilinen bir ilişkiydi.

Program öncesinde bizi Kanal D içindeki restoranda konuk ettiler. Masada Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Uğur Dündar, Nedim Şener, Ayşenur Arslan ve ben vardım. O masada Deniz Baykal’ın istifa edeceğine dair kesin bir istihbarat konuşulmadı. Anlatılanın aksine, masadaki genel kanaat Sayın Baykal’ın istifa etmeyeceği yönündeydi. Gizli siyasi hesapların, perde arkası pazarlıkların, derin fısıltıların döndüğü bir masa yoktu.

Bütün bu sahneler yan yana konulunca ortaya belgesel değil, kötü kurgulanmış hayal ürünü bir senaryo çıkıyor:

  • Yayında deniyor ki, ben SSK’da çalışmışım.

Güzel hikâye, ama daha ilk cümleden tökezliyor. Ben SSK’da hiç çalışmadım. Önce TCDD’de, daha sonra Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda İş Müfettişi olarak görev yaptım. Bir insan hakkında bu kadar uzun konuşmadan önce, en azından nerede çalıştığına bakmak zor olmasa gerek…

  • Yayında deniyor ki, sigara üstüne sigara içmişim. Bulunduğum yeri dumana boğmuşum. Uyarılmışım. Başka odaya alınmışım.

Bu sahne de belli ki hikâyeye renk katmak için eklenmiş. Fakat kötü haber şu: Ben 2000 yılında, o zamanlar 4 yaşında olan oğlumun isteğiyle sigarayı bıraktım ve o günden beri sigarayı ağzıma sürmedim. Bahsedilen olay 2010 yılına ait olduğuna göre, anlatılan sigaraların dumanı gerçek değil; olsa olsa bu hikâyenin sisidir.

  • Yayında deniyor ki, Kanal D’nin arka kapısını biliyormuşum. Telsiz konuşmalarını dinlemişim. Sayın Kılıçdaroğlu’nun arka kapıdan çıkarılacağını öğrenmiş, aracımla orada beklemişim.

Bana biçilen rol hayli etkileyici: Bir yandan eski bürokrat, bir yandan parti emekçisi, bir yandan da Kanal D koridorlarında telsiz dinleyen gizli operasyon görevlisi. Ne var ki gerçek çok daha sade: Kanal D’ye hayatımda yalnızca bir kez gittim. Binanın arka kapısını bilmem, telsiz düzenini bilmem, içeride kim nereden çıkar, kim nereye gider bilmem mümkün değildir. Beni gideceğim yere Kanal D görevlileri yönlendirmiştir. Gerisi, anlatanın hayal gücüyle ilgilidir.

  • Yayında deniyor ki, Sayın Kılıçdaroğlu’na “Kemal Bey!” diye seslenmişim, kendisini aracıma yönlendirmişim.

Bu ayrıntı da hikâyenin elde kaldığını gösteriyor. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu 32 yıldır tanırım. Kendisine hiçbir zaman “Kemal Bey” diye hitap etmedim. Müfettişlik geleneğinden gelenler bilir; aynı meslekten gelen büyüklere “Üstadım” denir. Ben de kendisine uzun yıllar “Üstadım”, genel başkanlığı döneminde ise “Sayın Genel Başkanım” diye hitap ettim. 

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, dahası Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekili görevini üstlenen hiç kimse, bir başkasının kolundan çekip götüreceği biri değildir; ben de dostlukla hadsizliği birbirine karıştıracak biri hiç değilim.

  • Yayında bir de benim yemek yemem üzerinden uzun uzun bir karakter çizilmiş. Masaya konulan her şeyi yiyen, bundan pek memnun olan, sürekli sigara içen, çevresindekileri bunaltan, tatil köyü havasında dolaşan, pişkin ve münasebetsiz biri anlatılmış.

Ben 20 yıl bürokratlık, milletvekili adaylığı yapmış biri olarak sofranın, misafirliğin, ikramın, hatırın ve mahcubiyetin ne olduğunu da nerede nasıl oturulup kalkılacağını da gayet iyi bilirim. Kaldı ki sağlık sorunları nedeniyle her şeyi yiyip içen biri de hiç olmadım.  İnsan bazen bir sofraya oturur; lokması, sözü, sessizliği orada kalır sanır. Meğer bazı sofralarda lokma sayılır, yıllar sonra alaya malzeme yapılırmış. 

Bir insanı yediği lokma üzerinden küçültmeye çalışmak, anlatılan kişinin değil, bunu iştahla anlatanın seviyesini gösterir.

  • Yayına göre, program sırasında Şükran Kütükçü Mine Özbek’i arıyor ve “Orada Seyfullah Bey diye biri var mı?” diye soruyor. Ardından benim orada bulunmamdan rahatsızlık duyulduğu, hatta oradan uzaklaştırılmam gerektiği söyleniyor.

Mine Özbek, 16 yıl önce bir kez karşılaştığını söylediği benim adımı ve soyadımı tam isabetle hatırlıyor, fakat Sayın Kılıçdaroğlu’nun yıllarca özel kalem müdürlüğünü yapan Şükran Kütükçü’nün adını ısrarla “Şükrüye” olarak söylüyor.

Burada basit bir soru var: Şükran Kütükçü benim orada olduğumu bilmiyorsa, bunu nereden öğrendi? Biliyorsa, zaten benim orada bulunmam onun veya Kemal Bey’in ofisinin bilgisi dahilindeydi. Bu kadar basit.

Ama hikâyenin derdi hakikat olunca bu soru önemlidir; hikâyenin derdi etki yaratmak olunca böyle sorular arada kaynar gider…

Dahası, Sayın Kılıçdaroğlu’nun benim hakkımda yayında aktarıldığı gibi ifadeler kullandığına inanmak mümkün değildir. Kendisini 32 yıldır tanıyorum. Nezaketine, insan ilişkilerindeki ölçüsüne, kelimelerini seçerken gösterdiği dikkate çevresindeki herkes gibi yakından tanıklık etmiş biriyim. Sayın Kılıçdaroğlu’nun bir insanı küçültmek, arkasından çirkin ifadeler kullanmak, onu alay konusu yapmak gibi bir karakteri yoktur. Yeni tanıdığı insanlara dahi kırıcı davranmayan bir kişinin, yıllardır tanıdığı biri hakkında böyle konuştuğunu söylemek, sadece bana değil, Sayın Kılıçdaroğlu’nun bilinen üslubuna da haksızlıktır. 

Sayın Kılıçdaroğlu ile ilişkim, yıllara dayanan bir dostluk, yoldaşlık ve siyasi yol arkadaşlığı ilişkisidir. Kendisine karşı her zaman saygılı oldum. Yakınlığımızı da mesafemizi de bilen bir insanım. Ayrıca belirtmek isterim ki, Sayın Kılıçdaroğlu ile dostluğumuz hala devam etmektedir.

  • Son olarak, hikâyede Kanal D binasına doğru giderken Sayın Kılıçdaroğlu ile yan yana yürümem de garipsenmiş… 

Siz genel yayın yönetmeninizin ne kadar mesafe ile arkasında yürürdünüz bilmiyorum. Siz kralların beş adım gerisinde ya da efendilerinizin gölgesinde hizalanmaya alışmış olabilirsiniz.  

Öğren… Yoldaşlar, arkadaşlar ve dostlar yan yana yürür!

Ülkemin yangın yeri gibi olduğu, partimin tarihinin en ağır tartışmalarından birini yaşadığı ve parçalanma eşiğine geldiği bir dönemdeyiz. Çocukluğumdan beri Cumhuriyet Halk Partisi saflarında mücadele eden bir nefer olarak, ülkemin ve partimin mevcut halinden tarif edilmez bir üzüntü duyuyorum. Böyle bir zamanda, 16 yıl öncesinden çıkarılmış, üzerine baharat serpilmiş, gerçeği eğilip bükülmüş bir hikâyede adımın dolaşıma sokulmasını tesadüf saymakta zorlanıyorum.

Sayın Deniz Baykal’ın kumpas kasetiyle başlayan ve Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa gelmesiyle devam eden o kritik günlerde benim üzerimden bugün neyin kurgulanmaya çalışıldığını anlayabilmiş değilim… 

Biz Cumhuriyet Halk Partililer, kumpas ya da komplo, adına her ne dersek diyelim bu oyunları bozacağız. Bu nedenle, her türlü saldırıya karşı hazırlıklı ve dikkatli olmalıyız. İnanıyorum ki, bu günleri aşıp yıllar önce paylaştığım bir yazımın başlığı olan ve o yazımda ayrıntılı anlattığım, bugün de yaygın olarak kullanılan, “Birleşe Birleşe Kazanacağız” hedefini gerçekleştireceğiz.

Ama şunu biliyorum: Benim adım, kimsenin yarım kalmış hesabına, geç kalmış öfkesine, siyasi fantezisine veya izlenme arzusuna malzeme edilemez.

Anlatanın yalanlarını alıp üzerine kahkaha, ima ve abartı eklemek gazetecilik değildir. İnsanların itibarı, hafıza bulanık diye, siyasi hava sert diye, konu ilgi çeker diye kolayca harcanacak bir şey değildir.

Bu yazıyı kişisel bir kavga için yazmıyorum. Benim derdim, ismimin gerçek dışı bir hikâyenin içine yerleştirilmesine itiraz etmektir. Hele ülkemin ve partimin bu kadar zor bir dönemden geçtiği bugünlerde, benim üzerimden yeni bir siyasi algı kurulmasına sessiz kalmam mümkün değildir.

Hakkımda anlatılan hikâyenin omurgası yoktur. Bir yerinde yanlış meslek, bir yerinde içilmemiş sigara, bir yerinde bilinmeyen arka kapı, bir yerinde duyulmamış telsiz, bir yerinde söylenmemiş hitap, bir yerinde yanlış isim vardır. 

Bu kadar yanlışın içinden hakikat çıkmaz. Ancak gürültü çıkar.

Nezaketsizliğin, pişkinliğin, ahlaksızlığın had safhaya ulaştığı bu kirli hikâyeyi, yalanları ve itibarıma yönelen suikastı sahiplerine aynen iade ediyorum. Bu iftirayı atanların ve ortak olanların, hangi heyecanla bu yalana eşlik ettilerse aynı heyecanla yanlışlarından dönmelerini ve kamuoyu önünde tekzipte bulunmalarını istiyorum.

Ben buradayım. Adım belli, yerim belli, geçmişim belli. 

Saygılarımla.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *