Gergerlioğlu: SMA'lı bebekler için mesaj attım, terörist oldum!

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu TBMM’de Basın Toplantısı Düzenlemiştir.

Gergerlioğlu: SMA'lı bebekler için mesaj attım, terörist oldum!

Öncelikle Boğaziçi Üniversitesi’ndeki hak ihlaline değinmek isterim. Malum üniversiteler bilim yuvasıdır ve özgür bir şekilde bilimin üretilmesi gereken yerlerdir. Yüksek lise değillerdir ve üniversite adı üstünde çok farklı bir yeri vardır ve öğretim üyesi ile öğrencisi ile hele ki Boğaziçi Üniversitesi gibi ülkemizin nadide üniversitelerinden birisinde son günlerde yapılanlar gerçekten son derece üzücüdür.

KHK’lar bir hukuksuzluk abidesidir. OHAL ilanından faydalanarak, fırsata çevirilerek KHK’lar yayınlanmış, OHAL kapsamına uygun olmayan konular da dahil edilerek her türlü hukuksuzluk içeriğine yerleştirilmiştir.

Cumhurbaşkanına, seçime gerek duymadan rektör atama fırsatı veren yetki de KHK ile verilmiştir. Biz o zaman bu konuları gündemi getirerek KHK’ların OHAL’e aykırı olduğunu dolayısıyla Anayasa’ya aykırı olduğunu söylüyorduk. Ancak geniş bir kesim buna destek vermiyordu.

Özgürlükleri, hakları hiçbir zaman ayırmamak gerekiyor. Özgürlükler, haklar her zaman için hepimiz için olmalıdır. Aksi halde KHK’lar ile konulan bir OHAL ve KHK rejimi, şu anda Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısına kilit vuruyor, kelepçe vuruyor, zincir vuruyor! “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” kimse demesin, o yılan her zaman doğrulur, herkesi de sokar! Şunu çok iyi bilmeliyiz ki üniversitelerde özerk bir yönetim olmalı öğrenciler, öğretim görevlileri hep beraber bilim üretmeye, bilimi öğrenmeye teksif olmalıdır.

Tüm devleti ve toplumu hakimiyeti altına almaya çalışan iktidar, toplumu, medyayı, üniversiteleri, baroları her tarafı kendi denetimi altına almaya çalışıyor. Üniversiteler içinde yapılanlar ortada. Rektör atamaları Cumhurbaşkanı’nın insiyatifinde ve istediği gibi atayabiliyor. Aynı üniversiteden bile olması gerekmiyor, başka bir üniversiteden birisini de atayabiliyor. Melih Bulu bunun son örneği, AK Parti militanı olduğu, AK Parti milletvekili aday adayı, belediye başkan aday adayı olduğu ortada, siyasi kimliği ortada, militan bir şekilde partisinin propagandası peşinde olduğu ortada ve bu kişi Boğaziçi Üniversitesi rektörü ilan ediliyor, dışarıdan atanıyor. Boğaziçi Üniversitesi hocaları arasından bir seçim yapılmıyor.

Bu kişi hakkında önemli iddialar var. İntihal yaptığı yönünde çok önemli iddialar var ve öğrencilerin neredeyse tamamı bu rektör atamasına karşı çıkıyor. 1 Ocak’ta bu atama yapıldı ve öğrenciler büyük bir tepki gösterdi. Bu tepkiye saygı göstermek yerine bu tepkiye polis müdahalesi yapıldı. Pazartesi günü toplanan yüzlerce öğrenci darp edildiler, yerlerde sürüklendiler. Üniversite içinde yüzlerce polis vardı ve Türkiye’de akademinin perişan halini dünyaya gösterdiler. Üniversitelerde öğrenci değil, bilim değil maalesef polis var. Türkiye bir polis devleti bunu da tüm dünya duysun, bilsin açıkçası olan bu!

Ne yazık ki ülkemiz adına utanç verici manzaralar izliyoruz. Bir üniversitenin kapısına sırf iktidarın gönlü olsun diye kilit vuruluyor, zincir vuruluyor, kelepçe vuruluyor. Ardından öğrencilerin evlerine baskın yapılıyor. 36 civarında gözaltına alınan öğrenci var neden gözaltına alınıyorlar? Sadece üniversitede bilim istedikleri için. Bakın bunlar tarihi fotoğraflardır, bir üniversitenin kapısına, Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısına kelepçe vurulmuş. Bu aslında yıllardır yaşanan, bilimin olması gereken üniversitelerdeki gerçek hali göstermekte. Üniversitelerin hemen hepsinde parti militanları rektör olmuş durumda.

Bir polis hakimiyeti var, polisin öğrenci ve bilim yerine üniversitelere hakim olması var. Bunu kesinlikle kabul etmiyoruz, bizim yıllardır söylediğimizi bu fotoğraf somut bir tablo olarak resmediyor! İşte gördüğünüz gibi bir üniversitede öğrenciler olması gerekirken her taraf polis kaynıyor neden? Çünkü hukuksuz bir rektör ataması var ve üniversitelerin sahibi olan öğrencilerin buna tepkisi var. Tabi ki öğrenciler bir lise değil orası, üniversite. Tabi ki tepki gösterecek, kendi mesleklerini, bilim öğrenecekleri bir yerde, siyasi bir kimlik ile oraya getirilmiş bir rektöre karşı tabi ki tepki gösterecekler. Bu en temel bir haktır Anayasa’nın 34. Maddesi’nde anlatılan Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri hakkıdır, Anayasal bir haktır, önceden haber vermeksizin her vatandaşın toplantı ve protesto yapma hakkı vardır. iktidar Anayasa’nın bu hükümlerini kendi isteği çerçevesinde yorumlamakta ve insanlara zulmetmekte.

İSTANBUL VALİLİĞİ’NDEN COVİD FIRSATÇILIĞI!

Bakın öğrenci evlerine sabah girilmiş, kapılar duvarlar kırılmış durumda, ne oluyor? Öğrenciler bir rektörün atanmasını protesto ediyor, ne oluyor Allah aşkına? Evlerin kapılarını kırmak, duvarları kırmak girmek tam bir polis devletinde yaşadığımızı gösteriyor ne yazık ki. Valilik bir açıklama yaptı. İstanbul Valiliği her zaman bildiğimiz Covid fırsatçılığı ile diyor ki: “Bugün de Boğaziçi Üniversitesi kampüsü önünde toplanma çağrıları yapılmaktadır. Covid nedeniyle salgından korunmak için bu ilçelerimizde her türlü toplantı, gösteri yürüyüşü yasaklanmıştır.”

İnsanlar hak aramaya başladığı zaman Covid bir bahane oluyor. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü yapma hakkı Anayasal bir haktır, suç değildir. İstanbul Valiliği’nin yaptığı suçtur! Bunu çok net söyleyelim. Anayasal hakkını kullanmak isteyen öğrenciler orada bir protesto, gösteri yapacak, ellerinde silah yok ama anayasal hakkı zorbaca engellemek isteyen bir İstanbul Valiliği var. “Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve kanunlar önünde herkes eşittir, bütün vatandaşlardan beklentimiz bu tür tutumlardan kaçınılmasıdır” diye bir açıklamada bulunmuş İstanbul Valisi. Bizim bunları kabul etmemiz mümkün değil.

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri: “Kayyım rektör istemiyoruz” diyorlar ve ardından gözaltına alındıktan sonra bir de çıplak aramaya maruz kalıyorlar. İktidar çıplak aramanın olmadığını söyleye dursun, daha dün gözaltına alınan öğrenciler çıplak aramaya uğradılar. Bakın önemli mesajlar geldi, Boğaziçi Üniversitesi’nde ki eylemler ardından gözaltına alınan Havin ve Yıldız’a gözaltında çıplak arama yapıldığı bildiriliyor. biz de bunları protesto ediyoruz. Bugün Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden Boğaziçi Üniversitesi ve maalesef kapısına kelepçe vuruldu, zincir vuruldu. biz bilimi talep eden öğrencilerin yanındayız. Bu haksız, hukuksuz, siyasi atamanın karşısındayız.

KHK’LARA DÜN TEPKİ VERİLSE BUGÜNE GELİNMEZDİ

Topluma da şunu hatırlatıyoruz; dün OHAL KHK’ları ile bu rektör atamalarına karar verilirken herkes bu konuya topyekûn tepki verseydi bugünlere gelinmezdi. O günlerde bunu çeşitli gerekçeler ile hoşgören, hoş gösteren bir anlayış vardı, kimse çok fazla umursamıyordu ama bugün herkese dokunmaya başladı bu hukuksuzluk. Bu konudaki sitemlerimizi de söylemek isteriz.

25 BİN AŞI NEREDE, KİMLERE YAPILDI?

Almanya’dan 25 bin aşının geldiği yönünde aşıyı bulan Türk bilim insanının yaptığı açıklama var! Fakat bu 25 bin aşı nerede, kimlere yapıldı? Kamuoyuna soruyorum, aşı yapılanınız var mı arkadaşlar? 25 bin aşı devlet büyüklerine yapıldı da bize Çin aşısı mı gelecek? Bu konuda bir açıklama yapmalarını istiyoruz! Çin aşısını kendileri tensip etmişler, başka bir yerden aşı almamayı kararlaştırmışlardı! Ancak bir şekilde Almanya’dan 25 bin aşı alınmış. Bu aşılar bazı devlet büyüklerine mi, bir kısım ailelere mi yapıldı? Bu nasıl iştir, anlamak mümkün değil!

ÇIPLAK ARAMA KONUSUNDA AKŞENER NE DÜŞÜNÜYOR?

Günlerdir çıplak arama gerçeğini gündeme getiriyorum. Bu konuda çok önemli bir gündem oluştu. Gerek kendi partim Halkların Demokratik Partisi, gerek Ana Muhalefet Partisi CHP ve Sn. Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tam destek verdi. Sn. Meral Akşener’den hala bir açıklama göremedik, bu konuda ne düşündüğünü merak ediyoruz. İYİ Parti Genel Başkanı’na bir çağrı da yaptım; “Çıplak arama konusunda ne düşünüyorsunuz?” Bu çağrımı tekrar ediyorum.

Sn. Meral Akşener bir kadın olarak bir anne olarak çıplak arama konusunda ne düşünüyor? Bu konudaki fikrini niye açıklamıyor? Kendisi bir parti lideri değil mi? Neden Aralık ayı boyunca tüm Türkiye’de tartışılan bir konuda bir parti lideri tek kelime etmez. Bunu gerçekten merak ediyorum. Kendisine gayet güzel bir üslup ile de sordum cevap gelmedi 2 haftadır. Tekrar soruyorum çıplak arama konusunda Sn. Meral Akşener ne düşünüyor?

İsteyen istediği gibi düşünsün ama gerçekler net bir şekilde ortaya çıkıyor. Biz çıplak arama konusunu gündeme getirdik, iktidar reddetti. Uşak Emniyet Müdürlüğü’nde 26 genç üniversite öğrencisi kadına yapıldığını söyledik ve iktidar reddetti, AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin, Cahit Özkan reddetti, kabul etmediler, “delili nerede, inanamıyorum” dediler. Mahir Ünal, Ömer Çelik bize iftira atmaya çalıştılar, imalar yapmaya çalıştılar, terörist dediler. Düşünün insanların uğradığı bir ihlali gündeme getiriyoruz, bize her türlü hakareti yapıyorlar. Demek ki yarası olan gocunuyor, başka bir şey değil!

Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı hakkımızda açıklamalar yaptı, bize hakaretler, iftiralarda bulundu, yargıya hedef gösterdi, tehdit ettiler, neden? Paçalar tutuştuğu için, gerçek ortaya çıktığı için, telaşa düştükleri için hepsi birden topyekün bize karşı bir saldırıya geçti ama hakikatin ışığı söndürülemez.

AYM: ÇIPLAK ARAMA HAK İHLALİDİR

Bakın size çok önemli bir karar gösteriyorum, bu tartışmaları yaşarken Anayasa Mahkemesi bir karar verdi. Çıplak aramanın bir hak ihlali kararı olduğuna hükmetti. İstediğiniz kadar inanamıyorum deyin, istediğiniz kadar yalan, hakaret, iftiralar ile bize saldırın! Anayasa Mahkemesi’nin 3 Aralık tarihli kararı 30 Aralık’ta yayınlandı.

İstanbul’da, 2017’de, turnikeden geçiş esnasında tekstil mühendisi Rüya Ağdaş Sönmez ile polis arasında tartışma yaşanıyor. Düşünün bir turnikeden geçiyorsunuz, çantanızın açılması isteniyor o sırada polislerle tartışma yaşıyorsunuz, polisler sizi karakola götürüyor. Karakolun çay ocağında kadın polisler kadını çırılçıplak soyuyor, 3 kez otur kalk yap diyor, farklı hareketler yaptırıyor. Hakaretler ve aşağılamalar dışarıda da devam ediyor. Erkek polis, “iyi spor yaptın mı bakalım!” diyerek alay ediyor.

Mağdur kadın savcılığa başvuruda bulunuyor ancak savcılık bu kadar açık bir haksızlık karşısında takipsizlik veriyor. Kişi ve avukatı işin peşini bırakmıyor, mahkemelere itiraz ediyor, konu en son Anayasa Mahkemesi’ne gidiyor. Anayasa Mahkemesi 30 Aralık günü Resmi Gazete’de açıklanan kararı ile savcılığın eksik soruşturma yaptığını, büyük bir hak ihlaline imza attığını ve bu konunun tekrar soruşturulması gerektiğini, Anayasa’nın 17. Maddesi’nde hiçbir vatandaşın işkence görmemesi gerektiğine dair hükmün çiğnendiğine karar veriyor.

Daha ben size ne söyleyeyim arkadaşlar? Allah’ta büyüktür, doğrunun yanındadır. Doğru duvarlar yıkılmaz. Biz en az 1 aydır bu konuyu gündeme getiriyoruz, öncesinde yıllardır gündeme getiriyorum inanmak istemiyorlardı ama alın size Anayasa Mahkemesi’nin kararı. Daha neyine inanamayacaksınız? Daha neye iftira diyeceksiniz inanılmaz bir durum.

Bir de utanmadan bizim hakkımızda suç duyurusunda bulundu Uşak Emniyet Müdürü, yani bakın yalanları ortaya çıkıyor, ortaya çıktıktan sonra kamuoyuna sahte kamera görüntüleri ile bir yanıltma peşinde koşuyorlar. Ardından Anayasa Mahkemesi Türkiye’de çıplak aramanın olduğuna dair karar veriyor ve halen çıkıp bir özür dileyen birisi yok. Ülkenin hali bu değerli vatandaşlar! Herkes görsün, bu ülkede yetkililer böyle yönetiyor işte ülkeyi görün! İstedikleri gibi yalan, dolan atıyorlar, hakaret, iftira, tehdit hepsi var gerçek ortaya çıktığı zaman deve kuşu gibi hepsi kafasını kuma gömüyor, şu kararı görmüyor.

UŞAK’TA ÇIPLAK ARAMAYA SUÇ DUYURUSU

Bitmedi, bakın bu ikinci karar. Uşak Emniyet Müdürlüğü’nde çıplak arama yapıldıktan sonra Uşak Valiliği bir açıklama yaptı: “Efendim hiçbir genç kadın suç duyurusu yapmamış. İşte bak biz haklıyız.”

Fakat işin aslı öyle çıkmadı! Bakın onda da Pazartesi günü bir gelişme oldu. Emniyet Müdürlüğü’nde ki çıplak aramadan dolayı çok korkan ve bir daha bunu yaşamak istemeyen öğrenciler suç duyurusunda bulunmaktan çekinmişlerdi. Ancak konu gündeme gelince 2 üniversite öğrencisi Uşak Valiliği ve İzmir Emniyeti hakkında suç duyurusunda bulundular. Bunu da AK Parti’li yetkililere, İçişleri Bakanlığı’na buradan duyurmuş olayım. Haberiniz var mı? Hani nasıl olsa korkuttuk, suç duyurusunda bulunamadılar, sağa sola konuşamadılar diye bayram ettiğiniz o genç hanımlar gidip suç duyurusunda bulundular, ey yetkililer, ey Uşak Valiliği, Ey İçişleri Bakanlığı. Böyle korkutmayla, sindirmeyle, yalanla, hakaretle, iftira ile bir yere varamazsınız. İnsanların onurlarıyla oynayın, korkutun, ondan sonra insanlar geri çekilsin! Artık korku duvarları yıkılıyor. Herkes bunu iyi bilsin.

Çıplak arama yargılanıyor artık, Anayasa Mahkemesi kararı da bu zamana denk geldi. Bu mahkeme kararının çıkacağından da haberimiz yoktu ama gündeme bomba gibi düştü. Daha hala ne konuşursunuz? Utanmadan, “çıplak arama yoktur” diyebilenler bu ülkeyi yönetiyor!

“MONTUMU BİLE SATTIM”

SMA hastaları çok önemli bir konu, çok önemli bir yara. Sosyal medyada yaptığım programda, bir SMA hastası bebeğin babasıyla konuştum. Hepiniz babasınızdır veya baba adayısınızdır, annesinizdir, anne adayısınızdır. 7 aylık bebeklerinin hastalığından dolayı büyük acılar çektiği, büyük bir dram yaşadığı bir aile ile görüştüm. Roza bebeğin babası çok üzgün çünkü bebek her geçen gün eriyor, ölüme doğru gidiyor, yoğun bakımda ve gereken tedaviyi maddi yetersizlikten ve devletin bu ilacı karşılamamasından dolayı alamıyor bu bebek. Aile perişan durumda. Baba mühendis anne hemşire ama işlerinden ayrılmışlar, bütün hayatları bebeklerinin peşinden gitmek... İlk bebekleri ve bu aile ne yapacağını bilemez bir halde. Bir kampanya düzenlemiş, yeterli paraya ulaşamamış. Baba her şeyini satmış, çocuğunun tedavisi sağlansın diye, hatta bana dedi ki: “Montumu bile sattım Ömer bey, montumu bile sattım, bebeğimin hayatı kurtulsun, diye.”

Gerçekten yürek parçalayan cümleler bunlar, çok içler acısı cümleler. Bu baba diyor ki: “Spinraza isimli ilacı alabiliyoruz ama onu da çok önemli şartlar altında alıyoruz. Bazen alamıyoruz, ona da çok kısıtlamalar getirilmiş. Bu ilaç sadece bir protein takviyesi yapıyor, tedavi edici etkinliği yok. Ancak Zolgensma isimli bir ilaç var. Evet pahalı 2.4 Milyon $. Amerika’ya giden 15 aile bu ilacı temin ettiler, parayı temin ettiler ve solunum sıkıntısı yaşayan çocuklar, yürümeye, yuvarlanmaya başladı. Benim bebeğim ise ölüme doğru gidiyor.”

SMA’LI BEBEKLER İÇİN MESAJI ATTIM, TERÖRİST OLDUM!

Feryat eden, ağlayan bir baba vardı karşımda. Bakın ben bunları canlı canlı konuşuyorum. Halka, insanımıza temas ediyoruz, onları dinliyoruz. Dertlere muttali olmaya çalışıyoruz. 2 sene önce Meclis’te SMA hastalığı hakkında ilk soru önergesi veren milletvekili olarak bu konuda bir gündem oluşturdum. Yılbaşında Milli Piyango çekilişinde çıkmayan biletlerden artan 75 Milyon TL Varlık Fonu’na terkedilmişti, verilmişti biliyorsunuz. Bu 75 Milyon TL’nin biz SMA hastaları için kullanılmasını istedik. Ben böyle bir SM mesajı attım 2 Ocak’ta. İnsani hislerle, vicdanı hislerle, merhamet duygularıyla attım bunu çünkü bu çocukların, bebeklerin durumunu bir doktor, bir insan hakları savunucusu olarak biliyorum ve gerçekten geç kalmamaları ile elde edebilecekleri bir sağlık olduğunu biliyorum.

Geç kalırlarsa, 1 yaşından sonraya kalırsa bu ilacın kullanılması etkinliği de kalmayacak boşuna olacak. Şimdi 3-5-7 aylık bebekler çırpınıyor, anne baba çırpınıyor, bu ilacı elde edebilmek için. Benim ilk attığım tweetten sonra ünlü insanlar, farklı partiden kişiler, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cem Yılmaz gibi ünlüler, sanatçılar herkes bu tweeti atmaya başladı. TT oldu Türkiye’de. Herkesin tartıştığı bir konuda bekledik ki iktidar, bakanlık bu konuda bir adım atsın ama attıkları açıklamayla inanılmaz cümleler sarfettiler. “Biz bu tedaviyi karşılıyoruz, bir sıkıntı yok.” Dediler. Hatta Sağlık Bakanı dedi ki: “Zolgensma ilacı daha denenmiş bir ilaç değil, zararları olabilir, o yüzden bu ilacı Türkiye’ye getirmiyoruz. Bu bir kirli ittifak kampanyasıdır.”

Hatta troller de devreye girdi; “Fetö’cülerin kampanyasıdır, Fetö’cülük yapıyor Ömer Faruk Gergerlioğlu.” Falan gibi saçma sapan uyduruk kampanyalara giriştiler. Şimdi biz vicdani hisler ile insani hisler ile böyle bir şey getiriyoruz karşımıza siyasi bir söylemle çıkan bir güruh var. Daha sonra olayı biraz daha araştırdığımızda Zolgensma isimli ilacın motor nöron hücrelerinden kasları sinirlendiren ve eksik olan SMN 1 proteinini takviye eden ve dramatik bir gelişme sağlayan, iyi gelişme sağlayan bir ilaç olduğunu ve Amerika İlaç Dairesi FDA tarafından onaylandığını, Amerika’da ve birçok ülkede kullanıldığını evet pahalı olduğunu ve oldukça etkili olduğunu da öğrendik. %95 oranında etkili olduğunu öğrendik. Spinraza %61 oranında etkili ve bu ilacın bir şekilde kullanılması gerektiğini tekrar söylüyoruz.

MİLLET BAŞKA TELDEN SİZ BAŞKA TELDEN

Cumhurbaşkanı açıklama yapmış, yine aynı söylem: “ Biz gereken tüm tedavileri veriyoruz, çocuklarımız için her şeyi yapıyoruz.” Siz öyle diyorsunuz da ey yetkililer ben annelerden babalardan bunu duymuyorum. Anneler, babalar farklı şeyler söylüyor. Ey devlet büyükleri siz her zaman mı böyle olacaksınız? Millet başka telden çalıyor, siz başka telden çalıyorsunuz. Millet bir gerçeği söylüyor, siz birtakım devletsel söylemler ile gerçeğin üstünü örtme yarışına giriyorsunuz. El insaf! Diyecek bir şeyimiz yok. Bu tavrı devam ettirmekte çok ısrarcısınız, her zaman bunu görüyoruz, çıplak arama diyoruz tamamen bir devlet yalanları ile işin üstünü örtmeye çalışıyorsunuz, SMA hastalarına ilaç diyoruz, devlet yalanları ile işin üstünü örtüyorsunuz, Boğaziçi Üniversitesi’nde bilim olsun diyoruz devlet yalanları ve gücüyle, zorbalığı ile öğrencilerin isteğini, öğretim üyelerinin isteğini örtmeye yok etmeye, korkutmaya, gözdağı vermeye çalışıyorsunuz. Bu haliniz apaçık ortada!

CEZAEVİNDEN HAK İHLALİ MEKTUPLARI

ÇIPLAK ARAMAYA BELGE Mİ İSTİYORSUNUZ?

Çıplak arama konusunda bana binlerce mesaj geliyor. Bazılarından örnekler vermeye devam edeceğim çünkü ben milletvekiliyim bu milletin sesiyim, milletin çektiği sıkıntıları burada gündem edeceğiz.

Bu halk susmaz, acılar örtülemez diyoruz, bakın bana gelen bir mesaj: “Korku imparatorluğunuzu zorla kabul ettirme çabanız boş çıplak arama var ve ben de bunun mağduruyum.” Diyor bir vatandaş. İspatlarım babası cezaevindeyken kızının babasına yaptığı spontane şarkısını göndermiş bana. “Tüm masum tutsaklara ve ailelerine ithaf ediyorum." Diyor bir anne.

Yine bir başka çıplak arama mevzusu. Bu zamana kadar anlatmamış bana anlatıyor: “Sayın vekilim eşim Tokat Çamlıbel Cezaevi’nde 100 gün tutuklu kaldı. Çok şükür beraat etti şimdi. Ancak bu sıralar bu çıplak arama mevzuları ortaya çıkınca ben de sordum eşime. Bu zamana kadar bana anlatmamış, anlatamamış. Gözyaşları içinde utancından kıpkırmızı olmuş vaziyette yeni anlattı.” Diyor. “Çıplak aramaya maruz kaldığı zaman 29 kasım 2018’de. 45 yaşında 3 çocuk annesi edebiyat öğretmeni ve Özlem Zengin'in tabiri ile ‘Mütedeyyin’ bir kişidir eşim.” diyor bu adam karısı hakkında bu ifadeleri kullanıyor ne kadar üzücü insanlar ne kadar sıkıntılar yaşıyor görün!

Yine bir çıplak arama meselesi. Bir anne diyor ki 2020’de yaşandı bunlar: “Açık görüş günü 16 yaşındaki kızımın ağlamalarını dindiremiyordum. Gören ‘Babasını çok özlemiş' sanıyordu. Ama kızım daha çok çıplak arandığı için ağlıyordu ve uzun bir süre bu travmayı atlatamayarak görüşlere, babasına gidemedi.” Bunlar Türkiye’de yaşandı, 2020’de yaşandı.

Bakın başka 2020 olaylarından örnekler veriyorum. “Anlatılanlar gibi beni de aradılar, bütün iç giyimlerimi çıkartmamı söylediler. Ben 49 yaşında bir kadınım, evladım yaşında memur emir vererek otur kalk yaptırdı. 15 gün boyunca gözaltında kaldığım süreçte 1 mayıs eylemlerine katılan genç kızların şiddet gördüğüne şahit oldum.”

Yine bir başkası 2020’de ki bir olayı anlatıyor: “İyi akşamlar, Silivri Cezaevi'nde sütyen agrafları x-ray cihazda ötüyor diye sütyeni çıkarıp görüşe gidiyoruz. Kadın memur bakıp görmesine rağmen çıkarıyoruz. Tellerinden dolayı değil; birleştirme kopçalarından dolayı.”

Yine devam ediyoruz.

“2005 yılıydı ben ve 5 arkadaşım Aydın Merkez E Tipi Cezaevi’nden Nazilli E Tipi Cezaevi’ne bir sabahın köründe sürgün edildik. Cezaevine girişte küçük bir odada bir asker tarafından hepimiz tek tek arandık. Bizi anamızdan doğduğumuz gibi çırıl çıplak soydurttuklarından sonra çömelip kalkmamızı istediler, daha sonra kendi eksenimizde bir defa dönmemizi istediler. Hepimize bunu ayrı ayrı tek tek uyguladılar. Bize o muameleyi yapan askerin o pis, çirkin sırıtışı hala gözlerimin önünde bu uygulama hepimize yapıldı.” Hangi vatandaş bu aşağılamaya, bu utanca maruz bırakılmayı haketmiştir? Arkadaşlar sorarım size yarın öbür gün siz de gözaltına alınabilirsiniz, cezaevine girebilirsiniz şu muameleleri kim hakediyor ya Allah aşkına!!! İnsan olarak buna itiraz etmemiz gerekmiyor mu? Hepimiz bunlara itiraz edelim lütfen!

Bitmedi, devam ediyoruz bakın bana gelen binlerce mesajın hepsini okuyamıyorum bazılarından. Daha saklasınlar, gizlesinler. “Ömer bey iktidar partisi çıplak aramaya dair belge istiyormuş, ben gardiyan ismi bile verebilirim, üstüne üstelik 2 kişi aynı anda aramak istediler biz itiraz ettik.”

Devam ediyoruz.

Kaç belge lazım? "Ömer bey, Kürkçüler F Tipi Hapishane’den yeni tahliye oldum. Çıplak aramaya kanıt aranıyorsa 2016-2020 arası savcılığa bu konuda kaç defa suç duyurusunda bulunulmuş. Kaç kişi bu uygulamayı reddettiği için saatlerce işkence, darp edilmiş bakılsın" diyor. Bakın belge istiyorlar, belgeler de ortada insanların itirazları.

ÇOCUKLAR ANA BABALARI İLE GÖRÜŞEMİYOR

Bir başka kişi: “İyi günler vekilim. Eşim tutuklandığında oğlum 11 aylıktı. Şimdi 4 yaşında ve kendi kendine karalamalar yaparak babasına mektup yazarken mırıldanmasını duydum.: “Babacığım seni çok özledim, artık hep telefonda konuşuyoruz.” Kaç aydır açık görüş yok Anayasa Mahkemesi’nden de bir karar yok.” Diye üzüntüsünü dile getiriyor.

Bakın şu fotoğraf Ertuğrul Kuzan Kandıra T-2 Cezaevi’nde ve onun 5 yaşındaki çocuğu Kübra Kuzan beyin kanseri olmuş hastanede yatıyor. Şimdi biz günlerdir Kocaeli savcısının bu babanın kızını görmesi için göreve davet ettik. Hani düşünün savcı bir mahpus babanın yoğun bakımda ölmek üzere olan çocuğunu görmesine izin vermiyor. Niye izin vermez? Bunun için hepimizin uğraş vermesi mi gerekiyor? Defalarca seni aramamız mı gerekiyor? Defalarca toplumun feryat etmesi mi gerekiyor? Tamamen insani bir durum. Düşünün hapishaneye düşmüşsünüz ve çocuğunuz beyin kanseri olmuş, yoğun bakımda ölmek üzere diyorsunuz: “Gidip, 5-10 dakika çocuğumu göreyim.” “Hayır, izin vermem.” İzin versen ne olacak kıyamet mi kopacak? Baskımız sonrası dün izin verildiğini öğrendik. Bakın bunun için kaç gündür gayret ediyorum, kamuoyu gayret ediyor bir baba çocuğunu görsün diye şu memleketin haline bakın arkadaşlar. Allah’a şükür biz yine göreceğine sevindik ama bu kadar baskı ile ancak bu işin olması son derece üzücüdür.

Bursa H Cezaevi’nde yine Covid salgını var, öncesinde mahpuslardan ölenler vardı, yine bir salgın devam ediyor.

Mahpus Av. Aytaç Ünsal hakkında bilgi vermek isterim, öncesinde açlık grevi yapmıştı ve mahpus şu anda hala tek tutulduğunu öğrendik, tedavisi için gereken ilaçlar ve B1 Vitamini tarafına verilmemiş, vücudunda morluklar oluşmuş, kilo vermiş sinir ucu iltihabı nedeniyle çok fazla ağrı çekiyormuş Av. Aytaç Ünsal’ın tedavisi yerine getirilsin, sağlık hakkı ihlali giderilsin diyoruz. Bir kişi, birtakım suçlardan dolayı cezaevine konulabilir ama cezaevinde hakkı olan insan haklarının sağlık hakkının ihlal edilmesi kabul edilemez!

Bakın cezaevlerinde telefon görüşleri ile ilgili sıkıntılar da var! Diyor ki bir mahpus eşi: “İyi akşamlar Ömer bey, eşim Düzce T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda ayın 17’sinde testi müspet çıktı 14 gün karantina süresi bittiği halde testi  negatif hala telefon görüşlerini yapamıyoruz. Bu nasıl bir zulüm? 19 gündür görüşemedik.” Yani düşünün yakınınız ölümcül bir hastalığa yakalanmış, görüşemiyorsunuz testleri negatifleşmiş, görüşemiyorsunuz böyle bir merak içinde bırakılıyorsunuz.

Bir başka olay bu da Denizli Cezaevi’nde çok vahim bir olay bakın. Genç yaşında cezaevine düşmüş bir mahpus! 20 yaşlarında bir delikanlıdan bahsediyoruz, annesi bizi aradı. Diyor ki: “Oğlum hasta tutsak Ekim Polat geçen hafta işkence ile Akhisar’dan Denizli’ye sürgün edilmiş. Orada da çıplak arama işkencesine maruz kalmış, bacakları morluk içinde, kolları ezikler içinde, eşyaları ve parası da verilmemiş. İşkence yapılarak ringe atılmış. Hiper tansiyon ve Koah hastalıkları olmasına rağmen ona bu zulüm yapılmış.” Kalp hastalıkları da varmış 20 yaşlarında bir delikanlı, böyle maalesef haksızlıklar, işkenceler, çıplak aramalar yapılıyor, vatandaşın sesi olmaya çalışıyoruz, bu haksızlıkları hiç kimse haketmiyor!

Yine bakın 22 aydır Düzce T Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan kronik Hepatit B hastası Fuat Alperen Çatpınar'ın korona testi pozitif çıktı. Karı-koca cezaevindeler üç tane çocuk babaannede, büyük bir perişanlık yaşayan bir aile üç oğluna, kendilerine ayrı eziyet edildi. Anne diyor ki: “Oğlum Fuat Alperen Çatpınar’ın korona testi pozitif çıktı. Bu hastalığı evde bile geçirmek çok zorken, cezaevi koşullarında bu hastalıkla mücadele etmek zorunda bırakıldılar!” diyor.

Yine bir bakın başka bir dram. Bunlar çok insani durumlar ama maalesef bu zamanlarda çok siyasi kararlarla hasta mahpuslar hakkında kararlar veriliyor veyahut da eşleri de hasta olsa onlara merhamet gösterilmiyor. Bakın bu kadın 4. Evre Pankreas kanseri olmuş, eşi cezaevinde 3 çocuğu var ve çok büyük zorluk çekiyor. Normal adli mahpus olsa mahpusun eşi veya çocuğu ağır hasta olsa adli mahpusa 1 yıl infaz erteleme veriliyor ama siyasi mahpus olunca böyle bir erteleme kesinlikle verilmiyor! Ya mahpusun kendisini anladık da mahpusun eşi veya çocuğunu da mı cezalandırmaya çalışıyorsunuz? Bu nasıl bir mantıktır? Bu nasıl bir yasadır? Bu yasa böyle çıkarken de biz itiraz etmiştik. İnsan ayıran, ayrımcılık yapan bir yasa çıkmıştı, düşünün mahpusun eşi hasta olduğu zaman mahpus siyasi mahpussa ona kesinlikle 1 yıl infaz erteleme verilmiyor adli mahpusa verilirken.

BEYAZ SANDALYE’DE ÖLÜME AÇIKLAMA YOK

2020 ile ilgili ben size unutulmaz bir fotoğraf göstereceğim, arkadaşlar 2020’nin unutulmaz fotoğraflarından birisiydi bu Gümüşhane Cezaevi’nde tek başına bir hücrede, yapayalnız hasta bir mahpus beyaz plastik sandalyede kimsesizlik içinde ölmüştü ve sandalyeye yığılıp kalmıştı şu gördüğünüz fotoğrafta olduğu gibi. Bu dehşet veren bir fotoğraftı ve bizim yıllardır cezaevinde yaşanan ihlalleri anlatmamız sonrasında bu anlatımlarımızın somut bir tablosuydu, somut bir tabloydu, bize inanmayanlar “Yalan.” Diyenler, bu fotoğrafa itiraz edemediler çünkü bu fotoğraftan dolayı kamu vicdanı sızladı gerçekten, insanlar bu fotoğrafa bakıp başka bir kelime sarf etmedi ve buradaki kimsesizliğe, yalnızlığa isyan ettiler.

Şimdi bu fotoğraf ile ilgili son gelişmeler nedir biliyor musunuz? 29 Ağustos’ta bu kişi böyle vefat etti. 4 aydır ben Adalet Bakanlığı’ndan bir açıklama bekliyorum. Ne oldu da bu insan böyle kimsesiz, yalnız bir beyaz plastik sandalyeye yığılarak öldü? Kimse yok muydu? Bu adam böyle nasıl öldü? 4 aydır Adalet Bakanlığı bir teftiş raporu açıklamıyor arkadaşlar. Size burada tüm kamuoyuna Adalet Bakanı’nı şikâyet ediyorum, yüzüne en az 3 kez sordum. Niye bu kişinin ölümü hakkında ayrıntılı bir teftiş raporu açıklanmıyor dedim. “Ya müfettişlerimizi gönderdik, açıklanacak” dendi, sonrası fıs. Hiçbir açıklama yapılmıyor. Neyi gizlemeye çalışıyorsunuz? Neyi örtmeye çalışıyorsunuz? Binlerce örttüğünüz ihlalden cinayetten sağlık hakkı ihlalinden sonra bunu da mı örteceksiniz? Bana net söyleyin!

İŞKENCE YAPTIK DİYE KAYIT MI OLUR?!

Bakın size ilginç bir belge göstereceğim arkadaşlar, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay bana bunu yollamış. Ben kendisine Bütçe Komisyon görüşmelerine geldiğinde; “Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde işkence yapılmış mıdır?” diye sormuştum. Ankara Barosu bu konuyu raporlamıştı ama kendileri de bu konuda bir açıklama yapmıyordu. Bana verdikleri cevap çok ilginç, trajikomik bir cevap geldi bize Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın cevabıdır bu, cevapta ne yazıyor biliyor musunuz? “Ankara ilinde 2020 yılına ilişkin işkence iddiası ile herhangi bir kayıt, bilgi bulunmamaktadır.” Ya zaten işkence illegal bir durumdur, insanlık suçudur. Bu zaten kayda da girmez, bunun bilgisi de olmaz, bunun araştırması olur! Bu bağımsız kuruluşlar tarafından raporlanmışsa bunun üstüne gidilir, tahkikat yapılır, sorumlular hakkında incelemeler yapılır, açıklama yapması istenir. Sanki işkence rutin bir uygulama da “Efendim kayıtlarımıza girmemiştir.” Cevaba ağlasam mı gülsem mi! Koca makamlardan geliyor bunlar ve bütün bunlar ispatlanmış baro raporları sonrası bize söyleniyor, neyi nasıl gizlemeye çalışıyorsunuz?

Cezaevlerinde Covid meselesi hızla devam ediyor. “İyi akşamlar Ömer bey.” Diyor yine  Düzce Cezaevi’nde telefon görüşlerinin yapılamaması anlatılıyor.

Covid salgını ile dolu tecrit içinde tecrit halindeki hasta ve tahliye olmayan mahpusla dolu, keyfiliğin had safhada olduğu cezaevlerinden haberiniz var mı diye tüm kamuoyuna soruyoruz?

SAĞLAR’IN GÖRÜŞÜNE DE SAĞLAR’A SORUŞTURMAYA DA KARŞIYIM

Bugünlerde siyasilerin ilginç beyanları da oldu, Fikri Sağlar eski CHP milletvekili siyasetçi bir televizyon kanalında çok ilginç, üzücü bir cümle söyledi. Aslında bizim bu başörtüsü tartışmalarını bitirmiş olmamız lazım. Fikri Sağlar dedi ki: “Türbanlı bir hakimin benim haklarımı koruyacağı konusunda kuşkum var.” Baştaki başörtüsü ile ilgili bir beyanda bulundu. Hakim başörtülü olursa Fikri Sağlar’ın hakkında yanlı bir karar verirmiş diye düşünüyormuş Fikri Sağlar. Şimdi değerli arkadaşlar bu başörtüsü meselesini bizim bitirmiş olmamız lazımdı, yıllarca başörtüsü yasağı uygulandı, buna karşı çıktık, mücadele ettik ama bu konu bitmiş, kapatılmış derken bakıyorsunuz bir siyasetçi çıkmış yine iktidarın da ekmeğine yağ sürecek şekilde “Vay efendim türbanlı bir hakim benim hakkımda yanlı bir karar verir.”

Peki o zaman türbansız hakimler, türbanlı kadınlar hakkında da yanlı karar mı verecek diye mahkemeye çıkacağız? Bunlar nasıl bir bakış açısıdır? İnsanların kıyafetine göre kararlar vermek. “Hakim şu kıyafeti giymiş benim hakkımda şöyle bir karar verir.” Demek bunlar çok üzücü şeylerdir arkadaşlar, kafadaki başörtüye değil, kafadaki zihniyete, özgürlükçü zihniyete bakmak lazım. Kafada başörtüsü var diye değil, kafa da adalet, hukuk var diye bakmamız lazım. Böyle bakmazsanız her kesimden kim olursa olsun bakın ben iktidarı da eleştiriyorum şu anda başörtüsü istismarı yaptığı için, CHP’yi de eleştiriyorum çünkü CHP’de zamanında başörtüsü meselesinde çok radikal bir duruş ile yasağı savunan bir noktada durdu ve sonrasında vazgeçti Sn. Kılıçdaroğlu’nun bu konuda çok büyük adımları oldu, CHP’de bunu kabullendi bu başörtüsü yasağı saçmalığı bitti ama hala bazı eski CHP’li siyasetçiler böyle bir beyanda bulunabiliyor. Bunlar son derece üzücüdür, son derece yanlıştır, 21. YY’a girdiğimiz bu yıllarda daha hala bunu tartışmak son derece yanlıştır ve aynı zamanda da iktidarın istismarına yardımcı olur!

Ben Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Fikri Sağlar hakkında başlattığı soruşturmaya da karşıyım. Fikri Sağlar’ın görüşlerine ne kadar katılmasam da bir ifade özgürlüğü beyanı olan bu cümle için başlatılan soruşturmayı da bir o kadar saçma ve hukuksuz olarak görüyorum.

“EMRİN OLUR, SEN DE BİZ O İSMİ ALALIM”

Bir başka siyasi ifadesi İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Yavuz Ağıralioğlu demiş ki: “HDP'liler ya annelerinizin babalarınızın sizin kulaklarınıza okuduğu isimlerin manasına sadakat gösterin ya da yaptığınız şenaate uygun isimler alın.” Şimdi Kürt meselesini niye çözülmüyor arkadaşlar? Çünkü ülkede bir beyaz Türk kafası var. “Ben hakimim, benim istediğim olacak, herkes benim dediğimi diyecek, anlayacak, boyun eğecek.” diyen bir kafa yapısı var. Şimdi bu kafa yapısı olduğu müddetçe insanlar istediği ismi alsın, almasın değişen hiçbir şey olmaz! Siz Kürtleri kabul etmek istemiyorsun, Kürt’ün dilini, kültürünü, anlayışını, örfünü, adetini, siyasetini hiçbirini kabul etmek istemiyorsun. Ondan sonra diyorsun ki: “Bak benim istediğim gibi olacaksın başka bir türlü seni kabul etmem.” Diye kendi kendine buyruklar veriyorsun. İyi olur, emrin olur sen ne istersen biz o isimleri alalım! Kürtler o isimleri alsın! İstediğin gibi alsın, senin istediğin gibi hazır ol da, esas duruşta dursun başka bir emrin var mı Sn. Ağıralioğlu? Böyle bir kafayla Kürt meselesi çözülmez, boş yere kürek çekilmiş olur, partiler kapatırlar, partiler açılır, hır gür yaşanır, itiş kakış yaşanır ve hiçbir meselesi çözülmez boş yere biz de uğraşmış oluruz, yazıktır, günahtır bu ilkel anlayışları bırakın!

İŞÇİLER BÖCEK GİBİ GÖRÜLÜYOR!

Bir başka konuya geçiyoruz, bakın burası Şekerpınar Baldur süspansiyon fabrikası. Geçtiğimiz gün Kocaeli Gebze’deydim ve bir meta gibi görünen işçilerin fabrika yönetimine karşı direnişini gördük, işçiler fabrika yönetiminin kendilerini insan yerine koymadığını, çok düşük ücret verdiklerini, hemen işten çıkarabildiklerini, hemen ucuza işçi alınabildiğini ve haklarının çiğnendiğini beyan ediyorlardı. Ücretsiz izne çıkarıldıklarını beyan ediyorlardı ve 5 kişi bütün bu haksızlıklara karşı çıktığı için işten çıkarılmıştı ve tüm fabrika işçileri greve çıkmışlardı, biz de greve çıkan bu işçilerin yanında olduk. Onlar için Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na soru önergesi veriyoruz ve elimizden gelen tüm gayreti gösteriyoruz ve haksızlığın giderilmesi için bakanlığın müdahil olması gerektiğini söylüyoruz ve işçi kardeşlerimizin yanındayız, bu direnişi destekledik bir İspanyol firması Türkiye’ye gelmiş, her türlü avantajdan faydalanıyor ve daha sonra işçileri de çok ucuz bir meta gibi görüyor, böcek gibi görüyor, gelsin 30 işçi gitsin 40 işçi mantığıyla nasıl olsa işsizlik had safhada böyle gayet rahat bir şekilde istismar eden bir fabrika, kimse bu fabrikaya bir şey demiyor ve işçiler direniyor, bakanlığın bu konuda hassas olması gerektiğini söylüyorum.

Bakın Depo Liman Tersane İşçileri Sendikası, DİSK’e bağlı sendikanın yaptığı bir direniş, Migrsos Şekerpınar Depo tesisleri, 600 civarında işçinin çalıştığı bir yer. Bu iş yeri oldukça kötü koşullarda, hijyen dışı koşullarda çalışıyor. Birçok işçi bize fabrika içinde çok yoğun bir şekilde bulunan farelerin resimlerini, videolarını gösterdi. Düşünün tavuk etleri bir tarafta, yiyecekler bir tarafta, fareler öbür tarafta böyle bir görüntü altında nahoş şartlarda ve ağır bir çalışma ortamında saatlerce çalışan işçiler bu duruma itiraz edince ya sürgüne gönderiliyorlar, Pendik’te, Tuzla’da oturan işçiler Esenyurt’ta ki fabrikaya sürgüne gönderiliyor ya da ücretsiz izne çıkarılıyor, yani aklını başına al bak sana bir ders veririz denmek isteniyor ve işçiler bunun için fabrika önünde bir direnişteler, biz de bu direnişi destekledik. Migros yetkililerine buradan sesleniyorum, nasıl olsa kimse bu gariban işçilerin sesini duymaz, istediğimizi yaparız demeyin!

Bakın Türkiye kamuoyu Migros’tan alışveriş yapıyor ama Migros’un işçileri bir milletvekili olarak bana çok önemli şikayetler de bulundu! Ben bu şikayetleri bir milletvekili olarak kamuoyuna duyuruyorum, bu işçilerin sesini duyun diyorum, bu işçiler adil çalışma koşullarında çalışmalıdır, onlara haksızlık yapılmamalıdır. Bu iddialar soruşturulmalıdır, bakanlık devreye girmelidir ve bakanlık bir özel fabrikanın, bir özel şirketin, bir özel marketin işçilerine reva gördüğü haksızlığa karşı bir duruş sergilemelidir, yaptırımlar uygulamalıdır, cezalar vermelidir. Biz de bunu buradan ilan ediyoruz. Ey Migros market aklını başına al, işçilere yaptığın haksızlıklar konusunda sessiz kalacağımızı sanma diyoruz.

2020’de ne oldu tekrar hatırlayalım? Bir avukat adil yargılanmak için öldü: Ebru Timtik.

Bir kişi adil yargılanmak için öldü: Mustafa Koçak

Beyaz plastik sandalyede Mustafa Kabakçıoğlu Gümüşhane Cezaevi’nde öldü.

Yusuf Bilge Tunç 540 gün oldu bulunamadı. Maalesef korkunç olaylar yaşandı 2020’de.

Deniliyor ki: “Medya da duyulmayan bir konu sayın vekilim. Ehliyet direksiyon sınavları yapılmıyor malum ancak yılbaşında ücretler yenilenecek ve bu yüzden yapılmıyor bu sınavlar. Firmalar bunun için bekliyor ve bu yıl ertelemeden bekleyen herkes yeni ücretlerden ödeyecek." Böyle bir başıboşluk var anlaşılan. Yetkilileri göreve davet ediyorum, sürücü kursları bilerek yılbaşına erteliyorsa burada bir rant olayı olduğu belli bunu denetleyecek hiçbir yetkili yok mudur? Hiçbir bakanlık yetkilisi yok mudur? Diye sormak isterim.

Yine bir vatandaş bize şunu diyor, bakın vatandaşın gündemi diyor ki: “10 ay önce 110 liraya aldığımız 18 litrelik sıvı yağ bugün 250 ile 280 lira arasında. Meclis’te bunu bir dile getirseniz. Saygı ve selamlarımı sunuyorum" diyor.

Bakın şu istatistiği size göstereyim. Türkiye’nin biraz evvel üniversitelerde bilim yapılmıyor, siyaset yapılıyor, siyaset dikte ediliyor dedik ya bunu bilimsel olarak açıklayalım. Küresel Akademik Özgürlük Endeksi'nde Türkiye kaçıncı sırada ne dersiniz? Türkiye; 144 ülkede 135. sırada. Küresel Akademik Özgürlük sıralamasında. Türkiye'nin akademik özgürlük puanı 100 üzerinden sadece 9.7. Türkiye İran, K.Kore, Suriye, Türkmenistan ve Yemen'le aynı grupta. Türkiye'de akademik özgürlüklerin en gerilediği iki dönem 1980 ve 2016 sonrası dönemler. Darbe sonrası ve OHAL Dönemi’nde akademik özgürlükler en fazla gerilemiş düşünün 144 ülke arasında 135. Sıradasınız. 3. Dünya ligindesiniz. İşte bu ülkenin hali bu arkadaşlar! Bu ülkeyi bu hale getirdiler!

İdare mahkemelerinin hali de çok kötü. Bakın vatandaş mahkemelerden adalet arıyor ama durum nedir? Diyor ki bir vatandaş: “Sayın vekilim Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi ile görüşüp dosya hakkında bilgi edinmek istedim, dosya ellerine ulaşmış dosyamın önünde 2900 kişi olduğunu söylediler. 2 ile 4 yıl arası dava görülebilir dediler. Böyle bir sistem olamaz.” Demiş vatandaş, düşünün adalet arayacağınız mahkemeler 4 yıl sonra basit bir meselede sonuç alabileceksiniz, ya o zaman bu mahkemeye niye gideyim diye soruyorsunuz tabi ki.

KYK BORÇLANMASINI SEÇMEDİK, MECBUR BIRAKTINIZ

Bir de gençlerin KYK borçları meselesi var. Gençler ile konuşuyoruz bu konuda yasa teklifi verdim. Gençlerin Kredi Yurtlar Kurumu borçlarının silinmesi gerekiyor. 5.5 milyon genç bu konudan muzdarip, bir işe giremeden onlardan para isteniyor. KYK borçları isteniyor, bu kadar paranın yağma, talan edilip 5’li çeteye peşkeş çekildiği bir ortamda öğrencilerin borçlarının silinmesi gerekiyor bunu da gündem ediyoruz. Öğrenciler diyor ki: “Okumak, okulumuza gidip gelebilmek, evimizde, yurdumuzda kalabilmek için aldığımız bu borcu ödeyemiyoruz. Bu borçlanmayı biz borçlanmayı seçmedik, siz bizi borçlanmak zorunda bıraktınız ve o yüzden bu borcumuzu silin lütfen” diyorlar. Biz gençlerin yanındayız onlarla görüşüyoruz, haklarında yasa teklifi verdik ve sonuna kadar da yanlarındayız.

KHK’lılar ile ilgili çok şikayet geliyor. Bir vatandaş: “İş Bankası Etimesgut şubesindeyim. KHK ile ihraç olmuş birisinin maaş hesabı açtıramadığına, bu hususla alakalı bankanın sistemine şerh düştüklerine şahit olmuş bulunmaktayım. 31.12.2020 tarih saat 15:45." Diye de bana gün, zaman, yer, saat, tarih vermiş.

Bir başkasının mesajını da okumak isterim. “AK Parti iktidara geldiğinde, Müslümanlarda az da olsa hak, hukuk, adalet, vicdan, merhamet ve ahlak; kamuda ise başörtüsü yasağı vardı.” İktidara geldikten sonra ne olmuş çarpıcı bir cümle ile söylüyor vatandaş bunu: “Gözlerimizi açtığımızda son halde kamuda çalışanlara başörtüsü verdiler; kendileri ise hak, hukuk, vicdan, merhamet, adalet ve ahlakı kaybettiler.”

OHAL Komisyonu’na vurgu yapalım. Son dosyalar gördüğümüz kadarıyla 2021 için süre istendi ama 14000 dosya kaldı ve muhtemelen 2023’de bitecek bu dosyalar. 2021’de de bitmeyecek. Çok ağır ve kötü niyetli çalışan bir komisyonu ben burada halkıma şikayet ediyorum çünkü toplam bitme süresi 720 günü buluyor.

Derecik ilçemizde piknik yapan vatandaşlarımıza müdahale eden ve onlara hakaretler eden asker görüntülerini izledik. Bir piknik yaparken bile vatandaşa kötü muamele yapmak, ateş açmak, vatandaşı kanlar içinde bırakmak kabul edilecek bir hadise değil arkadaşlar. Bunları biz kesinlikle kabul edemiyoruz.

BEBEK YOĞUN BAKIMDA, POLİS NÖBETTE!

Son olarak bir vaka bakın. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nde çok yaşandı. Bir anne doğum yapmak üzere hastaneye gelmiş, hakkında ki arama kararı bahane gösterilerek doğum odasında, doğum sonrası başında polis bekliyor. Bebek yoğun bakımda, anne lohusa sezaryen ameliyatı olmuş, bu annenin başına niye polis gönderirsin. Anne kendine gelsin, ifadesini al veyahut da gel başına savcı ifadesini al. Bu anneyi mi tutuklayıp götüreceksin? Türkiye’de böyle biçimsiz görüntüler maalesef çok yaşandı, bizim baskımız sonrası polis başından ayrıldı ve savcı ifadesini alarak anne ve bebek özgürleşti. Biz düşünün bu ülkede, bunların mücadelesini yapıyoruz!

Yurdundan ayrılmak zorunda kalmış olan Şengül Birol Korkmaz yurtdışında Nijerya’da hayatını kaybetmiş, geride 1’i yeni doğmuş 3 evlat bırakmış, Covid’den vefat etmiş gencecik bu hanım.

Şerif Mesutoğlu Kaymakam Muhammed Safitürk davasında müebbet hapis yedi ama tamamen adaletsiz, hukuksuz bir karar, önyargılı bir karar. Bu kararın Anayasa Mahkemesi’nden dönmesini bekliyoruz.

Selçuk Kozağaçlı bir değerli hukukçu olduğu için halen cezaevinde, savunmaya özgürlük diyoruz ve bu hali protesto ediyoruz değerli hukukçular cezaevinde tutulmamalı!

KAÇIRILAN KİŞİ SAYISI ARTIYOR

Kaçırılan bir kişi bakın, bir kişi daha eklendi. Biz her hafta burada kaçırılanları söylüyoruz. 29 Aralık gününden beri kaçırılan bir başka kişi. Ankara’da, Ankara’dan Kocaeli’ne gitmek isterken Gölbaşı mevkiinde kaçırıldı yine. Hüseyin Galip Küçüközyiğit, eski Başbakanlık bürokratı KHK ile ihraç edilmiş bir kişi, bir hukukçu. 29 Aralık’tan beri ailesi ondan haber alamıyor, kaçırıldığını düşünüyor. Nerede diyoruz Hüseyin Galip Küçüközyiğit? Olacak iş değil, bu memlekette polis yok mu? Emniyet yok mu?  Savcılık yok mu? Bu insan nereye kaçırılmış, araştıracak bir Allah’ın kulu yok mu? El insaf! Nasıl bir memleket olmuş burası?

Mehmet Bal, Batmanlı İstanbul’da kaçırıldı ve halen bulunamıyor.

Gülistan Doku aylardır feryat ediyoruz, halen bulunamıyor. Şüpheli bir şekilde kayboldu bulunamıyor halen.

Hürmüz Diril karısı Şimoni Diril’in cesedi bulunduktan sonra kendisi hakkında hiçbir bilgi alınamıyor, aylardır halen bulunamayan bir Süryani vatandaşımız.

Gökhan Türkmen de 9 ay boyunca kaçırıldığı bölümde resmi görevliler tarafından işkenceye uğradığını beyan ettiği için mahkemede duruşmaları kapalı yapılan bir insan. Bu duruşmaların da kapalı değil açık duruşma olması gerektiğini söylüyoruz.

Yine son olarak da 540 güne yakındır kaçırılmış olan Yusuf Bilge Tunç nerede diye soruyoruz? Israrla soruyoruz, inatla soruyoruz. Bir insanın ortadan kaybedilmesi, buharlaştırılması kabul edilecek bir hadise değil, korkunç bir hadise. Bu ülkede birisinin gözaltına almak istiyorsan, git al en fazla 12 gün içeride tutabilirsin ya tutuklarsın ya serbest bırakırsın ama bu kişi 540 gündür ortada yok! Ailesi resmi görevliler tarafından kaçırıldığına inanıyor ve gelişmeler de onları haklı çıkarıyor çünkü ne doğru dürüst bir polis ne de bir savcılık araştırması var. AİHM’in sorduğu sorulara da tatminkâr cevaplar veremiyor Adalet Bakanlığı böylesine bir saçmalığı 1.5 yıldır yaşıyoruz!

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER