21 Mart 2019, Perşembe

Haberin Kalbi - Türkiye'nin En Güncel Haber Sitesi

CHP'DEN SİNEMA MUHALEFET ŞERHİ

CHP'DEN SİNEMA MUHALEFET ŞERHİ

5224 sayılı Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun’da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunundan, AKP ve MHP oylarıyla geçirildi.

 

5224 sayılı Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun’da Değişiklik Yapılmasına Dair 21.12.2018 tarih, 43 sıra no’lu Kanun Teklifinin bazı sakıncalı maddeleri ile değişiklik gerekçesini karşılamayan genel mahiyetine ilişkin muhalefet şerhi düşme gereği hasıl olmuştur. 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞI’NA

CUMHURİYET HALK PARTİSİ MİLLİ EĞİTİM, KÜLTÜR, GENÇLİK VE SPOR KOMİSYONU MUHALEFET ŞERHİ

5224 sayılı Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun’da Değişiklik Yapılmasına Dair 21.12.2018 tarih, 43 sıra no’lu Kanun Teklifinin bazı sakıncalı maddeleri ile değişiklik gerekçesini karşılamayan genel mahiyetine ilişkin muhalefet şerhi düşme gereği hasıl olmuştur.

Önce,  sanat özgürlüğü açısından genel bir değerlendirme yapmak uygun düşer.

Sonra, konunun sinema sektörü açısından değinilmesinde yarar var.

Nihayet, teklif, maddeler açısından değerlendirilecektir.

 

SANAT ÖZGÜRLÜĞÜ AÇISINDAN KONUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ

 

Sanat özgürlüğü, Anayasa’nın 2. Kısmının 2. Bölümünde  düzenlendiğine göre,

Kanun Teklifinin Anayasal Açıdan ve özgürlükler hukuku açısından değerlendirilmesi öncelik taşıyan bir konudur.

Şu halde Kanun teklifinin anayasal temelden hareket etmek ve Özgürlükler hukuku bağlamında hukuki çerçevesini belirlemek  gerekir.  Anayasa'mızın 27. Maddesi "Bilim ve sanat hürriyeti" kenar başlıklı ve 64. Maddesi de, sanat özgürlüğünün gelişmesine devletin katkısını düzenlemektedir.

-“Herkes, bilim ve sanatı serbestçe  öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma yapma hakkına sahiptir” ( md.27)

-“Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır” (md.64).

 Konu, bütün olarak ve teklifteki maddeler çerçevesinde, hak ve özgürlüklerin güvenceleri ve sınırlama ilkelerini belirleyen Anayasa’nın13. Maddesi ışığında ele alınmalı ve değerlendirilmelidir. Yasa teklifini değerlendirirken, anayasal normların yanısıra, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası düzenlemeler de dikkate alınmalıdır.  Öncelikle,  Avrupa Konseyine ve organlarına gönderme yapmak yerinde olacaktır. Çünkü Türkiye, Avrupa Konseyi’nin kurucu devletleri arasında yer almaktadır. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi(İHAM)  kararları hukukumuz açısından bağlayıcıdır.

 

Ortaya konulan hukuki perspektif bağlamında; sinema özgürlüğünün de sanat özgürlüğü gibi ifade özgürlüğü çerçevesinde yer aldığı tartışmasız olarak kabul edilmelidir. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, kararlarında sözleşmenin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. Maddesini sanatsal özgürlüklere de uygulamaktadır. İHAM içtihatlarıyla ifade özgürlüğü maddesinden hareketle “sanatsal ifade özgürlüğü” deyimini geliştirmiş bulunmaktadır. Bu bağlamda Anayasa’nın madde 25'ten itibaren; 25, 26, 27, 28. Maddeleri, hep bu düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde düzenlenmektedir. Bu düzenleme ve ölçütler Türkiye açısından neden önemlidir?  Çünkü Türkiye, İHAM  tarafından hakkında en çok ihlal kararı verilen devletlerin başında gelmektedir. Bu kararlar açısından özellikle ifade özgürlüğü ihlalleri en başta yer almaktadır. Bu gerekçelerle Anayasal çerçevenin ne denli önemli olduğu ve ortaya konulması gerektiği açıktır.

 

    Anayasa’mızda, eksikler ve çelişkilere rağmen, bu konuya ilişkin düzenlemeler kayda değer. Anayasa madde 27 “sanat ve bilim özgürlüğünü”  birlikte düzenlemektedir. Başka anayasalarda, örneğin Portekiz'de "sanatsal yaratma özgürlüğü" biçiminde düzenlenmektedir. Bizim Anayasa’mızda da aynı şekilde yer alması beklenirdi; fakat yürürlükteki hüküm, Anayasa’nın diğer maddeleri ile birlikte ele alındığında, sanat özgürlüğü için asgari güvencelerin varlığından söz edilebilir. Kanun teklifi ile yapılan değişiklikle, Anayasa’nın devletin sanata katkısını (…) düzenleyen 64. Maddesi ve sanat özgürlüğünü düzenleyen 27. Maddesiyle doğrudan ilgilidir. Kanun teklifinin bu açıdan değerlendirildiği ne kadar Anayasa’ya uygun olduğu ve Anayasa’nın bu maddelerinin amacını gerçekleştirilmeye elverişli olduğuna bakmak gerekir.

 

Bu bağlamda kanun teklifini ele alacak olursak; sinema filmlerinin sansüre tabi olmaması, sanat özgürlüğünün temel ve genel bir ilkesidir. Bu güvence, senaryo aşamasından gösterime uzanan bütün aşamaları kapsamına alır. Şu halde, bir filmin  hazırlık aşamasında ve yapım aşamasında olduğu gibi gösterim sırasında da, onay veya izin söz konusu olmamalıdır. Bu konuda, madde 27, madde 13 ışığında değerlendirilmelidir.

Anayasa’nın sanat özgürlüğüne ilişkin hükümlerinin asgari ölçütlerinin madde 13 açısından yani hak ve özgürlüklerin sınırlanması ve güvenceleri açısından ele alınması gerekmektedir. Sanat özgürlüğünden bahsedebilmemiz için esaslı bir gerekçedir. Hatırlatmakta yarar madde 13’ün birbirini tamamlayan iki boyutunu: sınırlama ilkeleri ve güvence ölçütleri.

-Sınırlamada; yasallık, nedensellik ve Anayasa’ya uygunluk kayıtları geçerli.

-Güvence ölçütleri olarak; laik Cumhuriyet, demokratik toplum düzeni, ölçülülük ilkesi ve hakkın özüne dokunma yasağı yer almaktadır.

 

Komisyonda kabul edilen kanun teklifinin konusuna ilişkin temel bir ikilem şudur:  Sinema, tam da sanayi ve sanat kavşağında yer alan bir sektör konumundadır. Hatta "Sinema bir sanat mıdır, yoksa bir sanayi midir?" tartışması birçok zaman yapılmıştır. Teklifin konusu,  sinemanın sanat olma özelliğine ilişkindir. Bu çerçeve de siyasal liberalizm ile iktisadi liberalizm birlikteliği veya ülkemiz açısından zıtlaşma sorunsalına dikkat çekmekte yarar var.

Bu karşıtlık, zaman zaman su yüzüne çıkmış ve tartışmalara neden olmuştur. Türkiye’nin 20 yıl kadar önce büyük bir deprem yaşadığı dönem, aynı zamanda Türkiye Kopenhag Kriterleri'ni yoğunca tartıştığı bir dönemdi.  Mesela, büyük deprem felaketine rağmen Anayasa madde 119 gereği iktisadi olağanüstü hal ilan edilmedi. Aynı dönemde, Türkiye’nin AB’ye adaylığı kabul edilmişti. Hukuk devleti, demokrasi, (azınlık hakları dahil) insan haklarına saygı ve işleyen bir Pazar ekonomisi,  AB’ye adaylık koşulu olarak Kopenhag kriterlerini oluşturmakta idi. İşte iktisadi liberalizm ve siyasal liberalizm birlikteliği, söz konusu kriterlere asgari saygının bir gereği. Ne var ki, iki liberalizm alanı, karşıtlık oluşturacak derecede farklı uygulanmıştır. Şöyle ki; iktisadi liberalizm, alabildiğine cömert, hatta dizginsiz uygulanırken, siyasal liberalim alanı çok sınırlı kalmıştır.

İktisadi liberalizm, kısaca girişim özgürlüğüne denk düşer: kişi ve mal/para/çevre ilişkisi…

Siyasal liberalizm ise, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri güvenceleri ile gerçekleşir.

Liberalizmin her iki kanadı arasındaki zıtlık, günümüzde zirve yapmaktadır.

Yaşanan tartışmalar açısından çarpıcı bir örnek: "Bir sinema salonunda  bir film gösteriminde veya tiyatro oyununda rahatsız edici bir sahne nedeniyle  sahne veya  salon gösterime  kapatılabilir; fakat ilgili bina yapım hatası nedeniyle  çökse ve orada birçok seyirci can verse onun müteahhidi, mimarı, mühendisi yargı önüne çıkmayabilir.". Bu örneğin önemi, iktisadi liberalizm ve siyasal liberalizmin Türkiye'de ne denli birbirine karşıt  konumlandığını, sakat bir işleyişe sahip olduğunu göstermesi açısındandır. Ve tabii ki siyasal liberalizmin olmadığı yerde iktisadi liberalizm, iktisadi liberalizmin olmadığı yerde siyasal liberalizmin olması da zor diyerek bu konular çokça tartışılmıştır. Kanun teklifinin konusu da, tam olarak bu siyasal liberalizm ve iktisadi liberalizm kavşağında yer almaktadır. Sinema salonlarında yaşanan tekelleşmeden, satılan ürünlerin bilet ücreti kapsamında olması gibi işin ticari yönüne ilişkin konular olduğu gibi sanatsal açıdan "terör" ve "pornografi" deyimlerinde olduğu gibi sorunlar mevcuttur.

 

Bu değinilenler ışığında konuyu ele aldığımızda İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarında ifade özgürlüğünün sınırları konusunda ortaya koyduğu ölçütler bellidir. Şiddete çağrı yapmayacaksınız, ırkçılık yapmayacaksınız, belirli kişileri ve kurumları aşağılamayacaksınız, küfretmeyeceksiniz yani genel anlamda ifade özgürlüğünün sınırları burada belirtilmiştir.  Fakat bu hukuki ifadeler yerine "terör" denilirse, kaldı ki Ceza Kanunu'nda dahi tanımı olmayan "iltisak" vb kavramların herkese göre değişen öznel anlamlarıyla, sinema filmlerinin yapımına da "hayır" denilmesine, gösterimine de "hayır" denilmesine sebep olabilir. Bu sebeplerle öneride yer alan kavramların hukukileştirilmesinde yarar bulunmaktadır. Örneğin "genel ahlak" kavramı yerine hukukta "kamu düzeni" kullanılır. Zira genel ahlak,  öznel (sübjektif) değerlendirmelere açıktır; ama kamu düzeni maddidir, sınırlıdır, elden geldiğince somutlaştırılabilir  hukuki  öğeler ile tanımlanmaktadır. Başlıca üç öğe, kamu düzeni kavramının bileşenidir: kamu güvenliği, kamu esenliği ve kamu dirliği/dinginliği. Şu halde, kamu düzeni, öğeler ile somutlaşan sınırlı ve maddi bir kavramdır.

 

    Geçişken bir alan olan teklif konusu açısından daha önce belirttiğimiz Anayasa’nın 64. Maddesinin önünde 63. Madde yer almaktadır. Madde 63 tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunmasını düzenlemektedir. Yapılan bir filmde işlenen konuda "Biz bu topraklarda medeniyetin başlangıcını 1071 olarak, 1453 olarak almayalım. Anadolu medeniyetlerinin boyutları çok daha derindir, çok daha kapsamlıdır, dünya çapındadır, tarihsel derinliği de var." denilebilir ve  tarihsel bir filme konu edilebilir. Fakat bu başka bir görüşü rahatsız edebilir. "Hayır, ne demek Anadolu'nun tarihini 1071'den önce nasıl başlatırsınız?" diye veya "İstanbul'un tarihini 1453'ten önce nasıl başlatırsınız?" diye rahatsız olabilir. Bu noktada tam da sanat özgürlüğü önem kazanmaktadır. Kanun teklifinde destekleme kurulları ve komisyonunun yapılanma tarzı karşımıza çıkıyor; yani özerk olması, uzman ve özerklik statüsünden yararlanması konusu önemlidir. Pekâlâ, Anayasa madde 63 çerçevesinde tarihsel, kültürel ve doğal mirasa saygı adına bir film yapılıyordur;  ama öte yandan bir siyasal şahsiyet bundan rahatsızlık duyabilir. Bu durumda, işte bu kurulun özerk biçimde işlemesi gerekmektedir.

 

Bütün bu değerlendirmeler açısından Anayasa madde 13'e değinmek gerekir. Anayasa madde 13, hak ve özgürlüklerin güvencelerini ve sınırlarını koymaktadır. Sınırlar anlamında, kanunla sınırlanır, Anayasa'ya saygı çerçevesinde ve Anayasa'da yer alan nedenle; ama güvenceleri laik cumhuriyet, demokratik toplum, hakkın özü, ölçülülük ilkesidir. Bu bağlamda sadece "demokratik topluma" değinecek olursak; çoğulculuk adına: bir yurttaş Anadolu'nun tarihini iki bin yıl öncesinden başlatırım, başka bir yurttaş on bin yıl öncesinden başlatabilir. Bu husus 63'ün koruma alanında yer almaktadır.  Toplumsal çoğulculuk, kültürel çoğulculuk anlamında, uygarlığın yorumu anlamında ama eğer bunu siyasal bakış açısına indirgerse bu durumda madde 13 çok daha dar biçimde yorumlanır. Oysa ki madde 13'te ölçülülük ilkesi var, hakkın özüne dokunma ilkesi var, o zaman sanat özgürlüğünün özüne, pekâlâ eğer 63'üncü madde çerçevesinde yapacağımız bir filme dokunulursa sanat özgürlüğünün de özüne dokunulmuş olur. 

 

    Bu itibarla kanun teklifi açısından Anayasa, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarının belirlediği ölçütleri dikkate almak gerekli ve yeterlidir. Burada belirtilenlerin daha ötesinde yapılacak değerlendirmeler, sinema faaliyetinin bir özgürlük alanında yer alan bir etkinlik olduğunu, sanatsal yaratma özgürlüğü olduğunu ve bunun da sınırlarının gerek ulusal gerekse uluslararası mahkemeler tarafından, hukuk tarafından belirlendiğini, şiddete çağrı, ırkçılık gibi ana ilkeler olduğunu, kamu düzeni gibi hukuken somutlaştırılabilir ilkeler olduğunu dikkate almalıdır.

 

II.- SİNEMA SEKTÖRÜ AÇISINDAN KONUYA VE YASA ÖNERİSİNE YAKLAŞIM

Sinema Eserlerinin devlet eliyle desteklenmesi, bir ülkenin sinema sanatının gelişmesi için elzem olup, gelişmiş birçok ülkede de sık karşılaştığımız bir uygulamadır. Zira, sinema endüstrisi sadece ekonomik değil aynı zamanda sosyal, kültürel ve siyasi etkileri açısından da dikkate alınması gereken, bir yaşam şeklini ve kültürünü de etkileyen, hatta bu kültürü diğer ülkelere aktaran bir etkiye sahiptir.

Sinema sektörü kültürel etki ve ekonomik karlılık bakımından daima stratejik öneme sahip olmuştur. Cannes Film Festivali direktörü Gilles Jacobs “Amerika yalnızca film ihraç etmekle ilgilenmez. Bilakis, yaşam tarzını ihraç etmekle ilgilenir.” sözü konunun aslında kültür emperyalizmiyle de yakından alakalı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Teklifi ve son haftalarda kanun teklifi üzerinde yapılan tartışmalar değerlendirildiğinde, konunun özüne ilişkin ilerici bir iyileştirmeden ziyade mevcut sorunlara geçici çözümler üretilmeye gayret edildiği ve konunun daha çok “ekonomi temelli” bakış açısıyla ve sermaye sahiplerinin kar paylaşımları çerçevesinde değerlendirildiği görülmektedir.

Bugün sinemamızda yaşanan sorunlara geçici çözümler arayan bir anlayışla yaklaşmaktan yani “yaraya pansuman yapmaktan” ziyade gelecekte sektörü tehlikeye düşürebilecek durumlara ve mevcut reel sıkıntılara karşı da tedbirlerin alınması gerekmektedir. Örneğin, AB rekabet yasası film sektöründe temel olarak `anti tekel yasaları` ve `birleşmelerin kontrol edilmesiyle` çerçevelenen kurallarla bunu sağlamaktadır. Böylelikle piyasada birleşme ve devralmalarla olabilecek tekeli veya iki taraflı anlaşmalarla yapılabilecek pazar paylaşımlarını da egale ederek ayrımcı olmayan bir şekilde pazara ulaşım ve böylelikle sektördeki çeşitlilik sağlanmaktadır. Ne var ki hukuku tamamen ayaklar altına alınan ülkemizde Rekabet Kurulu ve diğer kurullar işlerini yapmamakta, film yapımcıları, dağıtımcı Mars Grubuna haklarına ilişkin ihtar çektikten sonra tekelleşen kurumla ilgilenmesi gereken Rekabet Kurulumuz bununla değil, hakkını aramak için dağıtımcıya ihtar çeken Yapımcıları denetlemeyi yeğleyebilmektedir.

Evet, ülkemizde sinema filmi üretimimiz büyük bir hızla artmış, seyircinin yerli film tercihlerine bakıldığında ülkemiz en üst sıralara yükselmiştir. Ancak en çok izlenen filmlerin hepsinin belli bir çerçevede olması, bağımsız sinemamızın durma noktasına gelmesi, gişe odaklı ticari yaklaşımın öncelenerek sinema sanatının asli unsurlarının terkedilmesi, festivallere çıkartılan akıl dışı zorluklar nedeni ile festival kültürümüzün bilinçli hamlelerle zedelenmesi gibi problemler, Türk Sinemasını yapıldığı ülkede çok izlenen ancak dünya sineması üzerinde etkisi ya da sinema sanatına katkısı, olması gereken düzeyde olmayan üzücü bir hale büründürmektedir. Elbette yaptığı işlerle yurt içinde ve dışında hepimizi gururlandıran birçok sinemacımız da mevcuttur. Ancak nicesi ve belki daha iyileri film yapacak, yapsa gösterecek fırsat bulamadan köreltilmektedir.

Bu bağlamda kanun teklifi bazı maddeleri açısından sinema yapımcılarımızın kısıtlı mahiyetteki bazı sorunlarına çözüm arayışı içerisinde olmakla birlikte genel anlamda yaşanan ana sorunları mercek altına almaktan uzaktır.

Ülkemiz sinema sanatının gerçekten ilerlemesi ve dünyadaki etkisinin hak ettiği yere taşınması için atılması gereken adımlar son derece net olup gerçekten bu yönde irade varsa, sinema biletleri ve promosyon gelirlerinden kimin ne kadar pay alacağından daha köklü ve konuyu ciddiye alan bir değişim gerekmektedir.

Sanat ve sanatçı üzerindeki siyasi baskılara ve her türlü sansüre derhal son verilmelidir.

Sinema sanatının gelişmesi isteniyorsa sadece sermaye sahiplerinin değil sinema emekçilerinin (yönetmenler, senaristler, diyalog yazarları, özgün müzik bestecileri, oyuncular, set işçileri vb.) de yıllardır yükseltmeye çalıştıkları sesleri duyulmalı, kendilerine asgari ve İNSANİ çalışma koşulları tesis edilmeli, setlerde can güvenliği sağlanmalı, sanatçıların ürettikleri eserler üzerinde hak ettikleri mali haklarının (telif hakları) sermaye tarafından gasp edilmesinin önüne geçecek yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir.

Nasıl ki dağıtımcıya karşı yapımcıları korumak adına bakanlığımız büyük bir hızla harekete geçebiliyorsa aynı hassasiyeti patronu durumdaki yapımcılar karşısında güçsüz ve hakkını savunamaz durumda olan sinema emekçileri için de göstermeli ve yıllardır talep edilen yasal düzenlemeleri de benzer hızda hayata geçirmelidir.

Sinema filmleri ile TV dizilerine aynı çerçevede yaklaşılmamalı, bunlar aynı hatta ve kapsamda tutulmamalı, tv dizileri ile sinema filmlerine ilişkin düzenlemeler net hatlarla birbirinden ayrılmalıdır. 

Hangi sinema eserinin ne şekilde ve ne kadar desteklenmesi gerektiğine siyasi irade değil, sinema sanatı ile iştigal eden sektör temsilcileri karar vermeli, kurul yapıları buna göre düzenlenmeli, kurullar her türlü siyasi baskıdan uzak ve özerk kurgulanmalı, desteklerin dağıtımı objektif, ölçülebilir ve denetlenebilir kriterlere bağlanmalıdır.

Sinema sanatının yarattığı ekonomi yine ve doğrudan sinema sanatı için kullanılmalı, “topladığımız vergilerden bu kadar teşvik veriyoruz ya, daha ne istiyorsunuz” yaklaşımına son verilmelidir.

Sınıflandırma ve değerlendirme hususlarında objektif kriterler belirlenmeli ve bu kriterler mevzuatla düzenlenmeli, yıllardır süregelen ve alenen sansür amacı ile uygulanan keyfi uygulamalara derhal son verilmelidir.

Tüm bu tartışmalara konu, yasanın varlık amacının ticari iş ve işletmelerden ziyade, sinema sanatını desteklemek olduğu gerçeği unutulmamalı, bağımsız sinemacıların ve bağımsız işleri gösteren salonların desteklenmesine öncelik verilmelidir.

Özetle sanat ve sanatçı özgür, kurumları özerk olmalıdır. Devlet ise üstüne düşen ve Anayasal bir zorunluluk olan sanata destek işlevini göstermelik geçici çözümlerle, kendi uygun gördüğü kimselere kendi uygun gördüğü biçimlerde değil, layıkıyla yerine getirmelidir.

Huzurdaki değişiklik teklifi ise, işbu hususlardan herhangi birine hizmet etmemektedir.

Bununla birlikte sinema yapımcılarını gittikçe tekel durumuna gelen dağıtımcıya karşı korumak amacı ile teklif edilen maddeler, geç kalınmış olmakla birlikte gerekli ve yerindedir. Ancak bu ihtiyacı giderirken aşağıda detayı ile izah edilecek nedenlerle daha vahim sonuçlara yol açacak değişiklik tekliflerinin de komisyondan geçirilmiş olması, kanunun varlık amacına aykırılık arz etmektedir.

Yapımcılar ile dağıtımcı arasındaki durumu kısaca özetlemek gerekirse; 

Sinema filmini yaratan sanatçıları ve teknik ekipleri bir araya getirerek eserin vücuda gelmesini organize eden yani filmi yapan kişiye yapımcı, bu filmi çoğaltarak sinema salonlarında gösteren kişiye ise dağıtımcı denmektedir.

Türkiye’de şu anda en büyük ve neredeyse tekelleşmiş bulunan dağıtımcı Mars Grubudur. Mars mevcut sinema salonlarının neredeyse yarısını tek başına elinde tutmakta ve bu durum sinema filmi dağıtımında tekelleşmeye neden olmaktadır. Özellikle Rekabet Kurulunun kendi raportörlerinin raporuna ve doğrudan varlık sebebine aykırı şekilde uygun bularak izin verdiği AFM birleşmesinden sonra etkililiğini arttıran Mars Grubu, başta AVM sinemaları olmak üzere salonların yarısına yakınını tek başına yönetmektedir. Bu şirketin tekelleşmesinde ise 5-6 yıllık bir sürenin ardından ancak bugün duruma isyan eden Yapımcılarımızın zamanında hiç seslerini çıkartmamış olmalarının etkisi de ne yazık ki yadsınamaz. Zira yeni değil, uzun zamandır filmlerini gösterime sokacak salon dahi bulamayan bağımsız sinemacılarımız görmezden gelinmiş, bu tekelleşmeye karşı itirazları dikkate alınmamış, gerek Bakanlık gerekse ticari iş yapan büyük yapımcılar tarafından gerekli girişimlerde bulunulmamış olup ne zaman ki büyük yapımcılar ile tekel dağıtımcı arasındaki paylaşımda makas açılmış, o zaman bir çare düşünmek yoluna gidilmiştir.

Mars Grubu bu çerçevede etkinliğini arttırdıkça çeşitli promosyonlarla kendi payını da her geçen gün biraz daha arttırırken Yapımcıların payı ise 2014 yılından bu yana neredeyse aynı kalmıştır. Bu durum artık Yapımcıları isyan ettirdiği için gündeme gelmiş, bakanlıkla görüşmeler yapılmış ve bu rapora konu teklif metni hazırlanarak yasama gündemine alınmıştır.

Yapımcılar ve Mars Grubu arasındaki uyuşmazlığın temelinde ise özetle şu durum yatmaktadır;

Bugün özellikle AVM’lerde bulunan sinemalardan birine seyirci olarak gidildiğinde bir sinema biletine mısır ve içecek gibi promosyonlarla birlikte 40 TL civarı bir bedel ödenmektedir. Ya da örneğin bu 40 TL’lik paketi alırsanız ikinci bilet size bedava verilmektedir. Bu promosyonların ne zaman, ne şekilde uygulanacağı konusunda Mars Grubu kendisini tek yetkili olarak görmektedir.

 

Normalde bilet satışının yapımcı ve dağıtımcı arasında %50-%50 şeklinde paylaşılması taraflar arasında yapılan sözleşmelerin ortak hükmü ve bu bağlamda genel sektör uygulamasıdır. Ancak dağıtımcı Mars Grubu tekel gücünü kullanarak bu promosyonları yapımcılara karşı şu şekilde uygulamaktadır; “Ben bileti 10 liraya satıyorum. Kalan 30 TL mısır ve kola bedeli. Yaptığım indirimi mısırdan değil bilet fiyatından yaptım. O yüzden bu 40 TL’den bilet için tahsil ettiğim ücret 10 TL, sana düşen da pay da bunun %50’si, yani 5 TL.”

İşte tam olarak sıkıntı buradan doğmaktadır. Çünkü seyirci sayısı azalırken, bilet geliri artmakta yani biletler gittikçe pahalılaşırken bu zamlardan hiçbir pay filmlerin yapımcısına gitmemekte ve tamamı Mars’ın kasasına girmektedir. Mevcut teklifte sinema biletine ilişkin promosyonların yapımcılarla mutabık kalınarak yapılması ayrıca kayıp kaçakların önlemesi için tüm salonlarda takip edilebilir bir sistem kurulması amaçlanmaktadır.

Teklifin kamuoyunda günlerdir tartışılan kısmı bu şekilde olmakla beraber, bundan ibaret değildir. Bu bağlamda değişiklik son derece olumsuz uygulamaları da beraberinde getirebilecek bazı riskli teklifler de içermektedir. Bu bağlamda ilgi teklifi sadece “Yapımcıların dertlerini Bakanlık/Meclis çözüyor.” şeklinde özetlemek ve her ne kadar teklifin bazı maddeleri Yapımcılarımız lehine olumlu adımlar içerse de tüm teklifi sadece bu yönü ile kamuya lanse etmek, yasanın diğer sakıncalı maddelerini gölgeler mahiyette taraflı bir tutumdur. 

Örneğin bu teklifle destek verilecek filmleri seçecek komitedeki sektör temsilcileri azınlığa düşürülmekte, tek karar mercii mevcut siyasi irade olacak şekilde düzenlenmektedir. Açık sansür riski barındıran düzenlemeler korunmakta, çekim izni verecek mercilerin görev alanlarının belirsizliği de yeni sansür mekanizmalarının önünü açabilecek bir görünüm arz etmektedir.

Ayrıca önemle belirtmek gerekir ki sermayeler arasında bir kriz patlak verince hızla çözüm üretebildiği görünen mevcut siyasi iradenin sektörde asıl yükü çeken sinema emekçilerinin ve bağımsız sinemacılarımızın son derece meşru talepleri defalarca dillendirmelerine karşın bir sonuç alamamaları da ciddiyetle eleştirilmesi gereken bir husus olarak karşımızda durmaktadır.

Mars  grubunun dağıtım tekeli kurması, sinema sektöründe iktisadi liberalizmin dizginsiz bir uygulamasının yansıması olup, bunun önüne geçilmesi için düzenleme ve denetime ilişkin kuralları koyma gereği açıktır.

Elbette üretimleri ile Türk Sinemacını en çok yerli film izlenen ülkelerden biri haline getiren Yapımcılarımızın desteklenmesi ve bu bağlamda üretimlerinden elde etmeleri gereken geliri elde edememeleri sonucuna yol açan mevcut tekelleşmenin yol açtığı bazı sıkıntıların devlet eliyle düzenlenmesi olumlu bir adımdır. Ancak Yapımcıların sorunlarını bu kadar süratle çözebiliyorken bağımsız sinemacıların ve sinema emekçilerinin yıllardır dile getirdikleri dertlerini görmezden gelmek, hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmamakta ve mevcut sorunlardan ÇOK KISITLI bir kısmına geçici mahiyette bazı çözümler sunmakta, ayrıca üretilen işlerin niceliğini arttırırken niteliğini ne yazık ki sorgulanır hale getirmektedir.

 

III.-  MADDELER AÇISINDAN TEKLİF METNİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Madde 2:

Yürürlükteki  Yasanın 6. Maddesinde değişiklik öngörmekte olup önerilen haliyle teklifte bulunan en sıkıntılı iki maddeden bir tanesidir.

Yasanın mevcut 6. Maddesi sinema filmlerine bakanlık tarafından verilen desteğin kime ne şekilde ve ne kadar verileceğini belirleyen kurulun yapısını düzenlemektedir. Mevcut durumda bu kurul, 10 meslek birliği temsilcisi, 3 Bakanlık ataması ve 1 Genel Müdür olmak üzere toplam 14 kişiden oluşmakta olup çoğunluk, meslek birliklerinden yani sinema sektörü temsilcilerindedir.

Teklif edilen metinde ise kurul üye sayısı 7’ye düşürülmekte ve çoğunluk dağılımı da 4 Bakanlık ataması (3 atama, 1 bakanlık temsilcisi), 3 meslek birliği temsilcisi şeklinde daraltılmaktadır. Ayrıca bu “3 meslek birliği”nin hangileri olacağı konusunda da bir açıklık olmayıp bu hususun yönetmeliğe yani tamamen bakanlık tasarrufuna bırakılmış olması da kabul edilemez mahiyettedir.

Yani yasanın ruhuna ve mevcudiyetine taban tabana zıt değişiklik teklifiyle sinema filmleri için ayırılacak bütçenin hangi yapımlara ne şekilde dağıtılacağına karar verme yetkisi tamamen Bakanlığın tasarrufuna terk edilmek istenmektedir. Üstelik komisyon görüşmelerinde teklifin bu maddesinde söz alan iktidar partisi milletvekilleri bu durumu “parayı veren bakanlıksa kime verileceğine de bakanlık karar vermelidir.” gibi son derece tehlikeli ve konuya ne derece uzak olunduğunun ikrarı mahiyetindeki sözde gerekçelerle savunmak istemektedirler.

Sektör temsilcileri ve meslek birliklerinin de haklı olarak güçlü şekilde muhalefet ettiği maddelerin başında bu madde gelmektedir. Komisyon aşamasında yazılı olarak komisyona başvuran sinema meslek birlikleri temsilcileri, ilgi maddenin karar çoğunluğu sektörde kalacak şekilde düzenlenmesini talep eden dilekçeyi de komisyona sunmuş ve savunmuş ancak bir sonuç alamamışlardır. (TÜRKİYE SİNEMA ESERİ SAHİPLERİ MESLEK BİRLİĞİ (SESAM) ● ANADOLU SİNEMA ESERİ SAHİPLERİ MESLEK BİRLİĞİ (ASİTEM) ● BSB SİNEMA ESERİ SAHİPLERİ MESLEK BİRLİĞİ (BSB) ● FİLM YAPIMCILARI MESLEK BİRLİĞİ (FİYAB) ● SENARYO VE DİYALOG YAZARLARI MESLEK BİRLİĞİ (SENARİSTBİR) ● SİNEMA ESERİ SAHİPLERİ MESLEK BİRLİĞİ (SİNEBİR) ● SİNEMA ESERİ YAPIMCILARI MESLEK BİRLİĞİ (SEYAP) ● SİNEMA VE TELEVİZYON ESERİ SAHİPLERİ MESLEK BİRLİĞİ (SETEM) ● SİNEMA OYUNCULARI MESLEK BİRLİĞİ (BİROY). Bunların yanı sıra Film Yönetmenleri Derneği de yaptığı son derece net açıklamayla bu değişiklik çabasını sert bir dille eleştirilmişlerdir.

 

Bu nedenle, ilgili maddenin ya çoğunluk meslek birliklerinde kalacak şekilde aynen korunması ya da dört ayrı ihtisas kurumu kurulacak olması nedeni ile mutlaka sayısında bir değişikliğe gidilecek ise de aşağıda partimiz ve alanında uzman sivil toplum kuruluşlarınca önerilen şekilde karar çoğunluğunun mevcut halinde olduğu gibi yine sinemacılarda kalacak yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

 

MESLEK BİRLİKLERİ ve CHP TARAFINDAN VERİLEN TASLAK MADDE 2 DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİ

MADDE 6- […] Destekleme kurulları, ilgili alan meslek birlikleri tarafından belirlenecek dört sektör temsilcisi ile yapımcı, yönetmen, senaryo ve diyalog yazarı, oyuncu, sinema salonu işletmecisi, film dağıtımcıları ve üniversitelerin sinema alanında eğitim veren bölümlerinde görev yapan öğretim üyeleri arasından Bakanlık tarafından belirlenen iki üye ve bir Bakanlık temsilcisi olmak üzere yedi üyeden oluşur. […]

Konuya İlişkin Film-Yön Görüşü:

“MADDE 6’da yer alan değerlendirme komisyon üyelerinin belirlenme biçimi son derece sakıncalıdır. Komisyonu oluşturan 7 üyenin sadece üçünü Sinema Meslek Birlikleri  önerebilecek. Bu önerilen 3 üye içinden bakanlık uygun bulduğunu seçecek ve uygun bulmadığının yerine yeni öneri isteyecek. Geri kalan 4 üyeyi ise yine bakanlık kendi inisiyatifi ile seçecek. Bu komisyonların doğru proje seçebilmesi için özellikle yönetmen, yapımcı ve senarist ağırlıklı olması yani sinema sektörü ana ağırlıkta olması şarttır. Yasa bu haliyle çıkarsa  değerlendirmeler sinemayı değil, kendine yakın siyasi bireylere yönelir ki bu da sinemamızın önünün daha da açılması hedefimizi tökezletir ve  bu yasa eliyle sinemamızın önünü tıkar.  Siyasetler üstü olmak mesleki yeterlilik kurulların oluşumunun ana ilkesi olmalıdır.”

Aynı maddenin devamında ayrıca dizi film ve yabancı filmlere destek verilmesine ilişkin yeni bir kurul düzenlemesi de söz konusudur. Öncelikle belirtmek gerekir ki tamamen ticari amaç güdülerek vücuda getirilen televizyon dizilerinin kapsama alınması çok doğru bir yaklaşım değildir. Ancak bu tür destekler için bakanlıkça ayrı bir kaynak yaratılacağı ve bu desteklerin sinema filmi desteklerinden kesilmeyeceği beyan edilmiştir. Bu hususa azami dikkat edilmesi ve sinema filmlerinin zaten kısıtlı olan desteğinin tv dizilerine kaydırılması gibi bir uygulamanın önü asla açılmamalıdır. Son olarak böyle bir destek verilecekse yabancı dizilerin de kapsama alınması faydalı olacaktır. Bu husus madde metninde atlanmış olup eklenmesi gerekmektedir.

Ayrıca tv dizileri ve yabancı filmlere verilecek desteklere ilişkin düzenlenmesi gereken sınır ve açıklamalar yasa metninde mevcut olmadığı gibi kimin ne kadar destekleneceğini belirlemek amacıyla oluşması teklif edilen bu kurulda da ezici çoğunluk ve tartışmasız karar verme yetkisi 8 kişilik kurulun 6 üyesini belirleyecek olan siyasi iktidarın inisiyatifine terk edilmek istenmektedir.

Halbuki benzer uygulamalar, dünya ülkelerinde de var olup mahiyeti ve işleyişi çok daha net kurallarla belirlenmektedir. Örneğin benzer düzenlemeler,  Ukranya, Yunanistan ve Hırvatistan gibi ülkelerde de mevcuttur. Zira bir ülkede yabancı bir film çekime geldiği zaman hem ekonomiye hem de ülke tanıtımına katkısı olacağı açıktır. Bu nedenle genelde bu kalemlere ilişkin harcamalar %20 ile %35 bandı arasında vergi muafiyeti ya da teşvik şeklinde desteklenmektedir. Ancak bu yapılırken örneğin “%30’a kadar bütün filmleri destekliyorum 40 milyon dolar da para ayırıyorum” denmektedir. İlgi yasa teklifinde ise herhangi bir düzen ve/veya sınır belirlenmemekte ve bu önemli hususlar atlanmakta ve tüm karar mekanizması sanatçılar ve/veya yapımcılardan ziyade siyasi iradeye terk edilmektedir. 

 

Madde 3:

5224 sayılı Kanunun 7. Maddesinde değişiklik öngörmektedir. Ancak yapılan tek değişiklik, filmlerin değerlendirilmesinin kayıt ve tescile de esas alınacağı yönündeki ibarenin iptali olmuş, asıl değiştirilmesi gereken sansüre son derece açık lafzı olduğu gibi korunmuştur. 

İlgi yasa maddesi mevcut ve teklif edilen halinde “Ülke içinde üretilen veya ithal edilen sinema filmlerinin, ticarî dolaşıma ve gösterime sunulmasından önce kayıt ve tescile de esas teşkil edecek şekilde değerlendirilmesi ve sınıflandırılması yapılır. Değerlendirme ve sınıflandırma sonucunda uygun bulunmayan filmler, ticarî dolaşıma ve gösterime sunulamaz.” şeklinde olup değerlendirme sonucu uygun bulunmayan filmlerin ticari gösterime sunulamayacağı yönündeki açık sansür maddesi aynen korunmaktadır.

Halbuki bir yasa değişikliği yapmaktaki temel amaç gelişen ve ilerleyen dünya şartlarına ulusal mevzuatın uydurulması ve yapılan değişikliklerin geriye değil ileriye müteallik olmasıdır. Hal böyle iken alenen sansür amacı güden bir maddenin değişiklik teklifinde de aynen muhafazası kabul edilemez. 5224 sayılı yasada Yüce Meclis tarafından bir güncelleme yapılması isteniyorsa bu ve benzeri ibarelerin de temizlenmesi ve yapılan “yeni” düzenlemelerin çağa uygun hale getirilmesi elzemdir.

Bu bağlamda değişiklik teklifte de aynen korunan “Değerlendirme ve sınıflandırma sonucunda uygun bulunmayan filmler, ticari dolaşıma ve gösterime sunulamaz.” Yönündeki sansür ibaresinin teklif metninden çıkartılması gerekmektedir.

Bu düzenleme, Anayasa madde 26 v 27’ye aykırılık oluşturmaktadır.

Aynı maddede yer alan ve ülkemizde düzenlenen film haftaları ve festivallere davet edilen filmlerin sınıflandırmaya tabi tutulması da önemli bir sorunu beraberinde getirecektir. Zira festivallerde gösterilecek filmlerin değerlendirilmesi yapılmaması halinde ancak +18 yaş ibaresi ile gösterilmesi teklif edilmektedir. Oysa örneğin 100 filmle yapılacak bir film festivalinde bu filmlerin tek tek değerlendirilmesi, fiziken mümkün olmayacağı gibi misal değerlendirmesi yapılmamış bir çocuk filminin dahi festivalde +18 ile gösterilebileceğini düzenlemek birçok pratik sıkıntıyı beraberinde getirecektir. Ayrıca sınıflaması yapılmamış bir filmin bir festivalde yayınlanması ve film içerisinde sakıncalı bazı hususların tespiti halinde festival düzenleyicilerin yasal sorumluluğu yönüne gidilmesi ihtimali de sektör temsilcileri tarafından dile getirilen diğer bir tedirginlik konusudur.

Son olarak önemle belirtmek gerekir ki mevcut yasa ya da bağlı yönetmeliklerinde sinema filmlerinin değerlendirilmesi ve sınıflandırılmasına ilişkin HERHANGİ BİR OBJEKTİF KRİTER mevcut değildir. Örneği bir sinema filminin, Salı günkü kurula girdiğinde +12 olarak değerlendirilip sınıflanırken, Cuma günü başka bir kurula girdiğinde +18 olarak sınıflanması ihtimali sektör temsilcilerinin sıklıkla yakındığı bir durumdur. İşbu keyfi, sübjektif ve denetlenemez sınıflama yöntemi kabul edilemez olmakla birlikte mevcut yasa değişikliği teklifi bu ciddi sorun ve adaletsizlikle ilgili herhangi bir çözüm önerisi sunmamaktadır.

Böyle bir yetki, Anayasa madde 27’ye ve 13’e aykırılık oluşturmaktadır.

Madde 4:

5224 sayılı Kanunun 8. Maddesinde değişiklik öngörmektedir. Ancak son fıkrada yer verilen ve destek için belirlenecek şartları tamamen içeriği henüz belli olmayan bir yönetmeliğe terk edilmesi sakıncalıdır.  

Ayrıca işbu başvuru şartlarında sinema filminde görev alacak kültür ve sanat emekçilerinin SGK girişlerinin olması gerektiği gibi tam ve usulüne uygun (5510 sayılı yasanın 4. Maddesinin A bendi üzerinden) yapıldığını gösterir belge ibrazının Bakanlıkça talep edilmesi, bu alanda yaşanan ve denetimsizlik nedeniyle önü kesilemeyen kaçak ve usulsüz işçi çalıştırma hususunun en azından bakanlık destekli filmlerde önünün kesilmesi açısından son derece önemli olacaktır.

Bu nedenle ilgi maddenin son fıkrasında destek alanın yükümlülükleri kısmında yani yönetmeliğe bırakmaksızın doğrudan yasa metninde bu yükümlülüğü netleştirmek sinema emekçileri açısından son derece olumlu bir adım olacakken bu husus ilgi değişiklikte göz ardı edilmiştir.  

Hatırlatmak gerekir Anayasa madde 64’ün Devlet için öngördüğü koruma yükümlülüğü, kültür ve sanat emekçilerini de kapsamına almaktadır.

Madde 5:

5224 sayılı Kanunun 9. Maddesinde değişiklik öngörmekte olup ihtiyaç içindeki sanatçıların desteklenmesi ve sinema donanım desteği verilmesi olumlu yaklaşımlardır. Ancak değişiklik teklifinde bu desteğin sadece kamu kurum ve kuruluşlarına verilmesi düzenlenmektedir. Oysa asıl donanım desteğinin salonlarını sadece ticari değil sanatsal yaklaşımı önceleyen sinema eserlerini yayınlayan özel sinema salonlarına da vermek, bu bağlamda tekelleşen, ticarileşen ve bu şekilde gittikçe kısırlaşan Türk Sinemasını güçlendirmek için atılması gereken önemli adımlardan biri olacaktır.

Bu soruna çözüm ararken, Anayasa’nın ayrımcılığı dışlayan eşitlik ilkesi de dikkate alınmalıdır (md.10).

Her ne kadar teklifin 4. Maddesinde “yerli film gösterim desteği” şeklinde bu amaca hizmet için kullanılabilecek bir tabir eklenmiş olsa da, 5. Maddede de bu hususun netleştirilmesi gerek kanun sistematiği açısından gerekse de ilgi tabirin sadece yerli filmlere ilişkin olup bağımsız mahiyette yabancı filmleri kapsam dışında tutmasının yaratacağı sıkıntıları da telafi edebilecekken bu yol tercih edilmemiştir.

Film Yönetmenleri Derneği’nin de isabetle belirttiği üzere; Bugün büyük salon işletmecileri, bağımsız filmlere kapılarını tamamen kapatmış durumdadırlar. Bütün Avrupa’da olduğu gibi bağımsız salonlar zincirinin oluşturulması ve bu oluşumun olabilmesi için de yerel yönetimlerin ve bakanlığın bu salonlara yıllık destek vermeleri gereklidir. Yoksa bağımsız sinema yaşayamaz. Bakanlığın desteklediği filmlerin sinemalarda gösterim alanı bulamamasının altında yatan neden budur.

Bu nedenle bu yasada yaygın gösterim salonlarının dışında bağımsız filmlere salonların açılmasını teşvik edecek bir maddenin olması zaruridir. Bağımsız filmleri özellikle de bakanlığın desteklediği filmler gösteren sinema salonlarına destek verilmesi çok faydalı olacaktır. Bu destek sayesinde salon sahibi destek aldığı için daha ucuz biletle bağımsız filmi salonuna sokacak ve seyirciyle buluşmasına ortam yaratacaktır. Bu destek aynı zamanda sinema izleyicisini de desteklemek anlamı taşıyacaktır.

Zaten bu yasanın var olma nedeni ülkemizde nitelikli sinema sanatının üretimi ve bilinçli bir seyirci ortamının yaratılması amacıdır. Tüm Avrupa’da bu yöntemle bağımsız sinema salon zincirleri oluşturularak sinema sanatı öncelikli filmlerin seyirciye ulaşmasına ortam sağlanmıştır.

Madde 7:

5224 sayılı Kanunun 11. Maddesinde değişiklik öngörmektedir. İlk fıkrada düzenlenen yerel yönetimlerden gelecek paylar (rusüller) aynen korunmuş olmakla beraber ikinci fıkrada mahiyeti anlaşılamayan bir kalem olan “bakanlığın özel hesapları” ibaresi eklenmiştir. Bakanlığın “özel hesapları”nın ne olduğu ise anlaşılamamış olup yasama tekniği bakımından böyle muallak bir ifadenin doğrudan kanunda yer bulması doğru değildir. Bakanlığın özel hesapları ifadesinden ne kastedildiği ve yasanın amacına uygun kullanılacağı ileri sürülen bu özel gelir kaynaklarının yasada açıkça belirtilmesi gerekirken bu yapılmamıştır.

Bu nedenle madde, Anayasa madde 13’ün yasal düzenleme için öngördüğü kriterler (özellikle demokratik toplum) bakımından sorunludur.

Madde 8:

5224 sayılı Kanunun “Müeyyideler” başlıklı 5. Bölümünün 13. Maddesinde değişiklik öngörmektedir.

Tek

yukarı çık